Blog Arşivleri

Uluslararası Hukuk ve BM

Bu teorik arka planda yapılmak istenen:

  • uluslararası hukuk ve terörizme karşı yürütülen sınırsız savaşımın uluslararası hukuka yönelik tehditleri
  • etkin bir insan hakları sistemi içerisinde BM’in rolü
  • mevcut hukuk sisteminin güçlendirilmesi için yapılan çalışmada demokratik temel prensiplerin ele alınması

Uluslararası hukuk ve terörizme karşı savaş

Uluslararası hukuk – aşağıda basit bir şekilde şematize edilen- son dönemlerde yapılan sınırlar ötesi terör eylemleri ve müteakiben yapılan misillemeler nedeniyle aşırı derecede zorlandı.

img6_1.png

11 Eylül’de Dünya Ticaret Örgütü ve Pentagon’a yapılan saldırılardan  sadece bir kaç hafta sonra ABD, BM’den aldığı yetkiye dayanarak terörizme karşı sınır tanımayan bir savaş başlattı. ABD ittifakı hiç vakit kaybetmeden, El-Kaide teröristlerine kucak açan Afganistan’daki Taliban rejimini yıktı.

Oysa küresel düzeyde yapılacak polisiye bir harekat daha fazla imkan dahilindeydi. Ne terörizm her hangi bir topraksal bütünlüğe sahiptir, ne de terörist örgütler resmi kabul görmüş rejimlerdir. Güvensizlik ve korku yaratmak amacıyla, resmi kurumların yasaları ve düzeni korumaktan aciz olduklarını gösterebilmek için sıklıkla sivil halka zarar veren sınırlar aşırı eylemlere başvuran bu örgütler anonimdirler. Ama polisiye tedbirlerle ele geçirelecek bu kişiler şüpheli muamelesi görecek ve BM sisteminin insan hakları prensipleri tarafından korunma altına alınacaklardı.

ABD, BM’de yetkilendirmesine dayanarak savaş ilan etmeyi tercih etti. Aynı zamanda, , talibanlar ve onların müttefikleri “yasadışı savaşanlar” ilan edilerek, savaşta geçerli olan insancıl hukuk bir kenara bırakıldı. BM, pratikte savaş yada barış yasalarının geçerli olmadığı küresel bir olağanüstü hal içerisinde buldu kendisini.

Birkaç yıl sonra 2003’te bu kez Başkan Bush’un bütün çabalarına rağmen, Güvenlik Konseyi’nin desteğini alamadan ABD güçleri Irak’a saldırıda bulundu. BM tüzüğüne ve uluslararası hukuka aykırı bir şekilde saldırıya geçilerek ülkenin diktatörü Saddam Hüseyin devrildi. Ne var ki Bush böylece barışı kaybetmiş olacaktı. Aradan dört yıl geçmiş olmasına rağmen ABD askerleri, sünni ve şii grupların her şeyden önce sivil halka zarar veren intihar bombacılarının hüküm sürdüğü yeni bir tür iç savaşın içerisine çekilmiş olmaktan kurtulabilmiş değiller.

ABD’nin her iki seferde de bu müdahaleleri BM nezdinde meşru kılabilmek için çaba sarfettiğini gözden kaçırmayın. ABD önceden yetkilendirilerek müdahaleye hak kazanmak istiyordu. Irak meselesinde bunu elde edemeyince, BM’in otoritesine karşı çıkarak kendi kendini yetkilendirdi. Bu prensiplere sığmayan davranış uluslararası hukuk ve insan haklarına karşı ikircikli bir tutumu yansıtıyor. Çok az ülkenin iç politikası ABD kadar hukuka dayalıdır. Özel mülkiyet hakkı bir mihenk taşıdır ve politik sorunlar sıklıkla hukuksal anlaşmazlıklar olarak mahkemelere taşınır. Üstelik dış politikada da,  bütün dünyada ülkelerinde YD bir yönetimi gerçekleştirmek isteyen yurttaşlık hakları aktivistlerine destek sunulur.

Aynı zamanda, haklar ulusal temelde görülüyor ve  kendi egemenliğini sınırlayan küresel bir sistem kabul edilmiyor. Bunun bir sonucu olarak ABD,  uluslararası düzeyde hiçbir yasayı tanımadığı için, hiç bir ülkenin yasaların üzerinde olamayacağı temel prensibine de aldırmıyor. Dünyadaki bütün ülkelerin tutumu bu yönde olsaydı, uluslararası hukuk boş bir laf olmaktan öteye gitmez ve sınır tanımayan terörizm, hukuksal güvenceyi tüm dünyada devre dışı bırakma amacına kavuşmuş olurdu.

İnsan Hakları için mükemmel işleyen bir sistem

İnsan hakları sistemi aralarında mükemmel bir işlevsel uyum olan üç aktörden oluşur. Aktörlerden biri oyun içindeki rolünü kabul etmediği taktirde, bu haklar yaptırım gücü zayıf olan içi boş sözlere dönüşür.

Biraz daha geliştirecek olursak; haklar, başkaları tarafından uyulması beklenen bir tür normlardır. Düşünsel ve duygusal bir içeriğin yanısıra onlar, tıpkı ebeveynlerin (norm koyucu) çocuklarına (norm alıcı) neler yapmalarını söyledikleri gibi, toplumsal bir strüktürü de oluştururlar. Haklar söz konusu olduğunda bu strüktür üç aktörü kapsar: (1) norm koyucu, (2) norm alıcı – yükümlülüğü olan (3)  norm nesnesi ya da hak sahibi – kendisine karşı yükümlülüklerin yerine getirilmesi gereken.[1] Mükemmel işleyen bir insan hakları sisteminde strüktür şu şekilde şematize edilebilir:

img6_2.png

BM konvensiyonunu imzalamış olan devletler, kendi halklarına karşı konvensiyonun gerektirdiği yükümlülükleri garanti etmeyi sağlamakla sorumludurlar. Bu üç taraf arasında yapılan bir sözleşmede ortaya konan ve uyulması gereken şartlara benzer:

  • Sözkonusu devlet BM tarafından meşru kılınır
  • bu aynı zamanda dünya örgütünün bazı konulardaki otoritesinin onaylanması anlamına gelir
  • Kendi haklarının devlet tarafından garanti altına alınmasına karşılık vatandaşlar resmi kurumlara karşı olan yükümlülüklerini yerine getirirler örneğin ülkenin yasalarına uymak ve vergi ödemek gibi.

Bazı konvensiyonları imzalamayan veya onaylamayan bir sürü ülke var. Bu durumda hukuksal olarak bu konvensiyonlar onları bağlamaz. Öte yandan insan haklarına en az saygı gösteren bazı ülkelerin de, 6 önemli konvensiyonun[2] hepsini imzalayıp onaylamış olduklarını görüyoruz. Bu noktada oldukça yaygın bir sinikliğe (cynicism) tanıklık ediyoruz. Yine de BM’in kurulduğu döneme kıyasla insan hakları konusunda oldukça önemli gelişmelerin kaydedildiğini söyleyebiliriz  :

  • BM’in gözetim mekanizmasında hala var olan zayıflığa karşın reformlaştırma çalışmaları devam ediyor – örneğin yeniden örgütlenen insan hakları konseyi.
  • İnsan hakları konusunda ulusal mahkemelerden daha iyi bir denetim sağlayan bölgesel mahkemeler kuruldu: 20 kadar Latin amerika ve Orta Amerika ülkesi Inter-Amerikan Hukuk mahkemesini tanıyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargılama yetkisi 40’ın üzerinde ülkeyi kapsıyor. 2006’da aynı şekilde bir mahkeme Afrika’da kuruldu.
  • Soykırım ve insanlığa karşı işlenmiş suçlar hakkında soruşturma açmak amacıyla 2002’de Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu.
  • Uluslararası Af Örgütü, Helsinki Yurttaşlar Meclisi ve daha bir çok sınıraşırı gönüllü örgütler bu konvensiyonların hayata geçirilip geçirilmediğini izliyor ve tüm dünyada çok önemli kamuoyu oluşturma çalışmalarında bulunuyorlar.
  • Birçok ülke ve örneğin Oxfam gibi gönüllü örgütler, BM’in ekonomik kalkınma programına (UNDP) bağlı olarak özellikle ekonomik, sosyal ve kültürel hakları kapsayan bir haklar temelinde çalışma yürütüyorlar.

Haklar temelinde bir kalkınma çalışması

Kalkınma sorunları konusunda haklar temelinde yürütülen bir çalışma iki stratejiyi kapsar:

1. Devleti yurttaşların haklarını garanti etmeye ikna etmek

2. İnsanların kendi haklarını savunabilme imkanlarını güçlendirmek

İnsan hakları için bir garantör olarak devlet

İlk stratejinin prensip temeli Eşit davranma normuna dayanır: bütün insanlar eşit değere sahip ise, eşit davranmayı da hakederler. İnsan haklarını çiğneyen her davranış bu prensibi ayaklar altına almış olur. Bunun meydan geldiği yerde devlet sorumluluğunu üstlenmemiş demektir. Çoğunlukla da bunu çiğneyen taraf resmi devlet kurumlarıdır ve bu bir çıkmazı beraberinde getirir: kuzuyu kurda teslim etmiş olma durumuna düşmeden bu problem nasıl halledilir?

Bağımsız bir yargı mekanizması için çalışmak bu doğrultuda atılacak önemli bir adımdır. Aslına bakılırsa hak çiğnenmelerinden kaynaklanan davalar o ülke içerisindeki mahkemelerde pek de sonuç verici olmaz, buna karşın bölgesel veya küresel adli mercilere başvurmak sonuca ulaşma şansını artırır.

Bu strateji içerisindeki diğer önemli bir adım da, yöneticiler arasında politik iktidara ilişkin rekabeti artırmak için YD kurumlarını güçlendirmektir (bkz Yaklaşık Demokratik Ülke bölümü)

Son olarak da kamuoyu oluşturma ve denetleme çalışmasında unutulmaması gereken bir nokta da insan haklarının evrensel özelliğidir. Onlar BM’in merkezinde olduğu küresel sistemin ta kendisidir.

İnsanların kendi haklarını savunabilme imkanlarını güçlendirmek

Haklara dayalı çalışmanın ikinci stratejisini, insanların kendi haklarını savunabilme imkanlarını güçlendirmektir. Bu, Demokrasinin ABC’si bölümündeki demokratik bakış açısını paylaşanlar için zaten lafı bile edilmemesi gereken doğal bir durumdur. Bilindiği gibi orada insanların, kendi çıkarlarına en iyi kendileri karar verebilecek yetiye sahip oldukları varsayımından hareket eden Kişisel Bağımsızlık kuralına değinilir.

Günlük yaşamını idame ettirebilme mücadelesi veren büyük çoğunlukla, sınırsız zenginliklere sahip ayrıcalıklı mutlu azınlığın arasında derin uçurumların olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ayrıcalıklara sahip kesimlerin bu uçurumları ortadan kaldırmak ve zenginlik kaynaklarını herkese yetecek şekilde dağıtabilecekleri çabası gösterebileceklerine inanmak biraz safdilik olur. İnsanların, özellikle de demokratik örgütlerde bir araya gelerek bu amaç için bizzat kendilerinin mücadele vermeleri gerekir.

Bunun üstesinden nasıl gelinir? Bu haklara dayalı çalışma varyantı da yine bir ikilemi içerir: vasi konumuna gelmeden başkalarının imkanları nasıl güçlendirilir? Fakat alternatif yönetim biçimleri konusunda bir berraklık varsa, ne zaman ve hangi temelde demokrasinin tercih edileceği biliniyorsa ve oraya gidilecek yöntemler belliyse bu demokratik meydan okumayı karşılayabilecek araçlara sahip olma anlamına gelir.

[1] Se Johan Galtung, Human rights in a new key, Polity Press, 1994

[2] Daha fazla bilgi için Raoul Wallenberg Enstitüsü’nün web sayfasına bkzhttp://www.rwi.lu.se/tm/ThemeMaps.html

Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Arkaplan, İnsan Hakları ve Demokrasi kategorisine gönderildi