Aylık Arşivler: Şubat 2010

Ahmet & Mehmet ve alternatifler

Amaç

  • Bağlayıcı kolektif kararlar ve özgür görüşmeler arasındaki farkı bir ikilem öyküsü örneğiyle açıklamak

Demokratik sürecin alternatiflerini – vesayet ve anarşi –  ortaya koymak ve bu alternatiflerin çoğu kez demokratik çözümlerden daha çok kullanıma hazır durumda olduklarını göstermek.

 

1. Ahmet ve Mehmet’in öyküleri

 

Bir zamanlar haylazlık yapmak için ortalıkta dolaşan üç oğlan çocuğu varmış. Çocuklar oynarlerken yerde bir çikolata bulmuşlar:

–  Önce gördüm! diyenin hakkıdır. O benimdir diye bağırır, Ahmet

–  Hiç de değil, onu tek gören sen değildin, der Mehmet.

–  Evet ama, önce gördüm diye bağıran ben oldum, der Ahmet.

–  Bu hiç de adil değil, bu konuda karar verecek olan yalnız sen olamazsın, şeklinde yanıtlar Mehmet.

– Çikolata benimdir demeye devam eden Ahmet, Mehmet’in suratına tokatı yapıştırır. O sırada orada olup da yapılan bütün tartışmaları dinleyen bir Yaşlı Amca araya girip müdahale etmese kavga neredeyse adamakıllı büyüyecektir.

–  Çocuklar, çocuklar, kavga etmeyin. Şiddet şiddeti doğurur sadece..

–  Ama çikolata benimdir, “önce gördüm” diye bağıran ben oldum, der Ahmet.

–  Evet ama bu geçerli olamaz, onu eşit parçaya bölmeliyiz, der Mehmet.

Bunun üzerine Yaşlı Amca Ahmet ve Mehmet’in kollarından kavrayarak:

–  Gençler! Anlaşmazlıklarınızı görüşme ve müzakere yoluyla çözmelisiniz! Uzlaşmayı öğrenmelisiniz, der. Ahmet ve Mehmet şaşkınlıkla bakakalırlar.

–  Şöyle ki, bir uzlaşma durumunda, iki taraf da biraz taviz verir ve bir ortayol bulunur, der Yaşlı Amca. Ama çocuklar soru soran gözlerle yaşlı amcaya bakmaya devam ederler.

–      Hadi ama, uzlaşın şimdi… Bir ortayol bulmaya çalışın! Fakat çocuklarda bir kıpırdama yoktur..

–  Aman Allahım! der Amca. Biriniz çikolatanın tamamını istiyor, diğeriniz ise yarısını. Bunun mümkün olmadığını anlamanız gerekir. Hadi lütfen uzlaşın! Ahmet, Mehmet’le uzlaşmak için ona çikolatanın dörtte birini ver! Böylece iyi geçinen arkadaşlar olmaya devam edin!

Ve sonra ne oldu – evet, asıl soru bu işte.

2. Çalışma kümesi

Bu hikayede tatmin edici olmayan taraf nedir. Katılımcıların hikayede çelişkili buldukları şeyler hakkında kümeler (bkz Metodbankası) halinde birkaç dakika tartışmalarına ve daha sonra görüş belirtmelerine izin verin. Yorumları bir not defterine kaydedin ve dile getirilen görüşlerin bir sonraki çalışma aşamasında ele alınıp alınmadığına dikkat edin.

3. Konuşma ve tartışma

Aşağıda belirtilen noktalar etrafında seminer niteliğinde tartışma. Konu hakkında muhakeme yürütmeyi Alternatif yönetim biçimlerine ilişkin şema (bkz Demokrasinin ABC’si) yardımıyla örnekler vererek açıklığa kavuşturma.

  • Yaşlı Amca bir şey söyleyip, başka bir şey yapıyor: kendisi, görüşüp-tartışma yolunu savunuyor, ama bir çözüm dikte ettiriyor. Bir vasi gibi davranarak çocuklara aslında kendisinin karar verdiği sözümona kolektif bağlayıcı bir kararı dayatıyor: ” ! Ahmet, Mehmet’le uzlaşmak için ona çikolatanın dörtte birini ver! Böylece iyi geçinmeye devam edin!”. Onun çözüm önerisi çocukların başlangıç teklifine dayanır – Ahmet çikolatanın tamamını isterken, Mehmet yarısını istemiştir.
  • Ahmet “İlk gelen kazanır..” kuralını gerekçe olarak gösterir. O çikolatayı, etrafında tartışılması ve karara bağlanması gereken ortak bir sorun olarak görmez ve istemlerini şiddet yoluyla gerçekleştirir.
  • Mehmet, çikolata paketinin ortak bir sorun olduğu kanısındadır. ” bu konuda sen yalnız başına karar veremezsin!” diyerek adalet prensibini öne sürer. “Eşit bir şekilde paylaşmalıyız, bunu anlamalısın” derken bir yandan O da yumruklarını sıkmaya hazır haldedir.
  • Hikayenin başında bahsedilen üçüncü çocuk nereye kayboldu? Öyle görülüyor ki, o kendisini bu olan bitenin içerisinde hissetmedi ve grubun bir üyesi olarak da görmedi.

Bu dört noktanın gözden geçirilmesi ve çözümlemesi çoğunlukla akla bir yığın soru getirir. Uzun tartışmalara dalıp meselenin özünden uzaklaşmamak için Buzdolabını devreye sokmak akıllıca olur (bkz Metotbankası)

4. Tartışmalar

Demokratik bir çözüm şu koşulları gerekli kılar:

  • Çözüme ilişkin farklı düşünceler olsa da, bazı sorunların ortak meseleler olarak görüldüğü örgütsel bir yapılanma.
  • Üyelerin Eşit Davranma ve Kişisel Bağımsızlık Kuralını kendi içlerinde uygulamaya hazır olmaları
  • İster beğensin, isterse de beğenmesin, herkesin ortak kararlara uymaya hazır olması.

Böyle bir durumda anlaşmazlıklara barışçıl ve demokratik bir çözüm bulmanın koşulları var mıdır?

Yorumlar

Anlatılan  hikaye daha genel bir modele örnek olarak ele alınabilir. Örneğin, Ahmet’i Sırbistan, Mehmet’i Bosna, passif olan çocuğu Hırvatistan, yaşlı Amca’yı ise NATO ile yer değiştirtin. Bu durumda aynı model uyarınca gerçek bir uyuşmazlık ele alınmış olur. 1994’teki Dayton Anlaşmasında eski Yugoslavya’daki savaşan taraflara dayatılan ilke olarak bundan başkası değildi – bir farkla ki “Amca” tarafların sadece gelecekte biribirleriyle iyi geçinmelerini değil, aynı zamanda Bosna’daki ilgili bütün etnik grupların ortak demokratik bir yönetim de oluşturmalarını zorunlu kılmıştı.

Katılımcıların başka güncel veya tarihi benzerliğe sahip durumları bulup ele almaları için teşvik edin.

Ahmet ve Mehmet hikayesinin başka bir versiyonu için

Gündeme odaklanma

uygulamasına bakınız

Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Demokrasinin ABC’sı, Uygulama kategorisine gönderildi

Demokratik bir platform

Amaç

Katılımcıların:

  • ortak demokratik bir platform için karar vermeleri
  • platformlarını demokrasi kriterleri ile karşılaştırmaları
  • kendi karar süreçlerindeki demokrasi yoğunluğu oranını değerlendirmeleri

1. Çalışma komisyonlarında tartışmalar ve karar

Her gruba 4-5 kişi düşecek şekilde katılımcıları çalışma komisyonlarına bölüştürün. Her gruba farklı renklerde olacak şekilde şu talimatlar yazılı A5 kağıtları dağıtın: “Örgütsel yapılanmanızın demokratik bir şekilde kararlar verebilmesi için neler gereklidir? Her komisyon 2-3 kuralda birleşsin. Her kuralı ayrı bir kağıt parçasına not edin. Metni, bir kaç metreden okunabilecek şekilde iri harflerle yazın.”

Bu süre içerisinde kursu veren eğitmen büyük bir bloknot kağıdına Cankurtaran simidini çizerek duvara yapıştırır. Kağıt, çalışma komisyonlarından gelecek olan ve demokrasi kurallarını içeren A5 kağıtlarının yapıştırılmasına kafi gelecek derecede büyük olmalıdır.

2. Yeniden biraraya gelme ve arka plan

Eğitmen, Cankurtaran simidine dayanarak karar sürecindeki farklı evreleri açıklar

 

3. Çalışma komisyonlarının demokrasi platformlarını rapor etmeleri

Her komisyon bir temsilci seçer. Temsilciler, daha önce not alınan demokrasi kurallarının yazılı olduğu not kağıtlarını süreçte en uygun gördükleri evrelerin yanına yapıştırırlar

  • Bazen evresel zamanlama olarak kuralların yerini belirtmekte zorluk çekilir. Söz konusu kurallar belki de temel değerlere ilişkindir. Belki de aydınlatıcı anlama ile ilintilidir. Bu durumda kural kağıdı Cankurtaran simidinin merkezine yerleştirilir.
  • Herhangi bir kuralın yerleştirilmediği evre/ler var mı?

4. Demokrasi kriterlerini gözden geçirmek

Eğitmen önceden demokrasi kriterleriyle ilgili levhaları düzenler. Bunlar karar sürecindeki her bir evrenin yanına yerleştirilerek kısaca izah edilir. Çalışma gruplarının demokrasi platformlarını demokrasi kriterleriyle karşılaştırın. Platformlar çoğunlukla kriterlere uyan genel ifadelerle yazılırlar.

5. Değerlendirme: her komisyonun karar süreci ve demokrasi kriteri

Varje utskott har gemensamt beslutat om sina regler. Den processen ska nu utvärderas med hjälp av demokratikriterierna: Her komisyon kendi kurallarını ortak belirledi. Şimdi bu süreç demokrasi kriterleri yardımıyla değerlendirmeye tabi tutulacak:

  • Her komisyona kendi süreçlerini değerlendirebilecekleri Sonuç değerlendirmesi formunu dağıtın.
  • Grup içerisinde, gündeme hakim olduğu kanısında olan herhangi bir komisyon olup olmadığını araştırın (gerçekte gündem eğitmen tarafından belirlenmişti) Grupta alınan kararlarda herkesin eşit derece etkisinin olduğunu düşünen bir komisyon var mıydı? Her hangi bir oylama yapmadan nasıl böyle bir kanıya varılır?

6. Bitiriş Çizgisi

Herkesin tek tek aşağıdaki savlara tutum alacağı bir Çizgi (bkz Metotbankası) çizin:

  • Bir karar sürecinin demokratik olabilmesi için nelerin gerekli olduğunu anlıyorum
  • Etkin bir şekilde katılabildim
  • Benim için eğlenceliydi
Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Demokrasinin ABC’sı, na , Uygulama kategorisine gönderildi

Örgütsel yapılannma

Amaç

Katılımcılara şu olanakları veriniz:

  • Demokrasinin koşullarını ve temel prensiplerini bizzat kendilerine uygulamaları
  • Demokratik bir örgütsel yapılanmayı oluşturmanın ne anlama geleceği üzerinde düşünüp taşınmak

Kızgın koltuk konuşması (bkz Metotbankası) ile Eşit davranma ve Kişisel Bağımsızlık kuralınormları arasındaki gerginliği yaşamak.

1. Demokratik bir süreçte yapılanma evreleri

Katılımcıların dairesel şekilde oturmalarını sağlayın. En son ne zaman bu şekilde oturdukları ve bu şekilde oturmanın ne gibi avantajları olacağı üzerinde düşünmelerini isteyin. Yaklaşık şu şekilde devam edin:

“Bu, demokratik bir örgütsel yapılanmanın biçimidir – hepiniz aynı seviyede oturuyorsunuz, dikkatinizi içe kendi işinize yöneltiyorsunuz ve bundan dolayı da sırtınız dünyaya dönük, şayet yeni bir üye gelecek olursa herkes kendisini düzeltmek zorunda. Fakat bu yapılanma gerçekten de göründüğü kadar demokratik midir?”

Katılımcıların kendi görüşlerini belirtmelerine izin verin. Özellikle bu örgütsel yapılanma içerisinde demokrasinin koşullarının olup olmadığını tartışmaya devam edin. Bu durumda aşağıda bulunan iki soru kümesinin cevaplandırılması gerekir:

  • Biz kimiz? Ortak bir şeyimiz var mı? Burada oturmuş olan neden başkaları değil de özellikle bizleriz ? Kim olursa olsun bu örgütsel yapılanmaya üye olabilir miydi? Koşulsuz bir şekilde?
  • Ne tür yetkilerimiz var? Özellikle arzu ettiğimiz ve gündeme alarak yapmak istediğimiz bir şey var mı?

Temel demokratik kimliği tanıtmak

til_1_3_1.png

 

2. Demokratik bir süreç içerisindeki diğer evreler

Cankurtaran simidini çizerek ve içine 1. ve 2. evrelerdeki üyelik ve gündem safhalarını yazarak 1. aşamada ortaya konanları özetleyin. 3. ve 4. evrelere katılım ve kararsözcüklerini yazarak, tartışıp-görüşme ve karar verme safhalarını kısaca tanıtın. Cankurtaran simidinin ortasına sürecin bütün evrelerine damgasını vurması gereken anlama sözcüğünü yazın.

3.Örgütsel yapılanma içerisindeki kültür

Kızgın Koltuk -konuşmasını (bkz Metotbankası) yöneterek katılımcıların henüz oluşturdukları yapılanmadaki demokratik kültürü araştırın. Neden oturarak ya da ayakta tartışmayı tercih ettiklerini kişisel olarak açıklamaları için teşvik edin. Fırsat buldukça Eşit davranma ve Kişisel Bağımsızlık kuralı normlarına uymalarını tavsiye edin. Katılımcıların -aşağıdaki listede birinci ve sonuncu sırada bulunanların mutlaka olması gerekir – 6-7 sav ile ilgili tavırlarını ortaya koymalarına izin verin.

1. Her grupta bir lider vardır
2. Bir karar alındığında herkes için en iyisi gözönünde bulundurulmalıdır
3. Hayatım üzerinde karar veren benim
4. Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamada kota iyi bir araçtır
5. Genç insanlar yaşlılara kulak vermelidir
6. Ben iktidar sahibi olmak istiyorum
7. Her örgütte karar verenler elit bir kesimi oluşturur.
8. Bir kadın türban takmak istiyorsa bu onun kendi bileceği bir iştir
9. İnsanlar genelde akıllıca kararlar verirler
10. Erkeklerin kadınları ezdiği cinsiyetçi bir düzen vardır
11. Yanlış olduğu düşünülse de alınan karara saygı duyulmalıdır.

Yorumlar

  • Savlar derin duygular uyandırabilirler.
  • Eşit davranma ve Kişisel Bağımsızlık kuralından oluşan normlar çoğu zaman birbirine zıt taraflara götürebilir. Katılımcıların aynı anda hem ayakta durup hem de oturmak istemelerinden dolayı “orta yerde” kalma eğilimi gösterip göstermediklerini kayda geçin.
  • Kızgın Koltuk-konuşması aslında demokrasinin temel değerlerine ilişkin bir ifade biçimidir: bağımsız tavır almalar teşvik edilir ve tüm görüşler aynı derecede saygı ile karşılanır.
Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Demokrasinin ABC’sı, na , Uygulama kategorisine gönderildi

Üç temel soru

Hergün akla gelebilecek her türlü konuda birçok insanı ilgilendiren kararlar alınıyor. Bu süreç ne zaman demokratik olmalıdır ve bu ne anlama gelir?

Bu teorik arka planda söz konusu sorulara yanıt bulabilmek amacıyla demokrasinin ABC’si tanıtılmaktadır. İrili ufaklı çalışma gruplarından BM gibi küresel örgütlenmelere kadar her seviyede uygulanabilecek olan bu model üç aşamadan oluşmaktadır:

A. İlkönce demokrasiye karşı ne tür alternatifler bulunduğu konusuna açıklık getirmek gerekir

B. Böylece demokrasinin temel prensipleri ve bunların ne zaman geçerli olması gerektiği konusunda daha iyi koşullara sahip olunur

C. Demokratik alternatif seçildiği taktirde geriye takip edilecek yol ve yöntemin somutlaştırılması kalır.

img1_1.png

 

A. Alternatif yönetim biçimleri

Birçok insanı ilgilendiren sorunlar nasıl çözülür? Ya da daha doğru bir deyişle: kimler karar verici otoriteye sahiptir ve bu süreç nasıl yönetilmelidir?

Politikanın temel sorunlarından hareketle yapılacak bir formulasyon, barışçıl ya da şiddete dayalı alternatifler ayrımını görmeyi sağlar. Çoğunlukla bu aşama görmezden gelinir ve şiddete dayalı diktatörlüğe karşı barışçıl demokrasi dayatılır. . İyi olanı kötü ile karşılaştırmak polemiksel bağlamda etkili olsa bile, böyle siyah-beyaz bir dualizm bizi yalnızca iki alternatif olduğu sonucuna götürdüğünden yanıltıcıdır. Burada hareket noktası şiddete dayalı fiziksel güç kullanımının – demokratik ya da demokratik olmayan – politik düzeni değişime uğratmasıdır.[1]

Bir adım ileri giderek barışçıl çözümlere baktığımızda; bir uyuşmazlık sorunu, özgür görüşmeler ve müzakereler yoluyla  ya da tarafları karşılıklı olarak bağlayan önceden kurulmuş kolektif bir karar mekanizması vasıtasıyla çözümlenir.

Öte yandan, bir grup insanın saygı duyarak uyması beklenen bağlayıcı kolektif kararlar ilkesel olarak birbirinden farklı iki şekilde alınabilir: kararla ilişkisi olan herkes ya da az sayıda kişi tarafından. Bu muhakeme şekli aşağıda alternatif yönetim şekillerine ilişkin şemada örnek getirilerek açıklanmaktadır. Bu ideal bir modeldir, pratikte çoğunlukla alternatiflerin bileşimleri kullanılmalktadır.

img1_2.png

Demokrasinin üç olası yönetim şeklinden biri olarak sınıflandırıldığı bir varyant da, bundan 2300 yıl önce Yunanlı filozof Aristoteles tarafından ortaya atılmıştı.

Bu oldukça genel ve tarafsız olan şemada açığa çıkan diğer önemli bir çıkarsama da şudur:

  • Demokratik yoldan alınan kararlar örgütsel bir yapılanma içerisinde alınmalıdır. Örgütsel birlik olmadan demokrasi olmaz.

Birlik içerisinde karardan etkilenen üyeleri Halk ve karara katılanları da Yurttaş olarak adlandıracak olursak şu temel demokratik kimliği formule edebiliriz:

  • Halka dahil olan herkes yurttaştır ve hiç kimse halka dahil olmadan yurttaş olamaz.

img1_3.png

 

 

Azınlık yönetimi, elit yönetimi, vesayet

Azınlık yönetimi de bir kolektiviteye dayanır fakat  burada karar kapsamına giren herkes doğrudan ya da dolaylı olarak kararlarda söz sahibi değildir. Örneğin İsveç’te 100 yıl önce demokrasi mücadelesinin en yoğun olduğu zamanlarda ülke bir diktatörlük değildi. Demokrasi mücadelesi öncülerinin genel oy hakkı elde ederek son vermeye çalıştıkları, sınıflararası uçurumların damgasını vurduğu, azınlık yönetimine dayalı bir hukuk devletiydi

Bir çok bağlamda vesayet en uygun yönetim şekli olarak olarak görülür. Ebeveynlerin çocuk yetiştirmede kullandıkları otorite, pek seyrek sorgulanır. Okul ve eğitim sistemi içerisinde öğretmenlerin, öğrencilere eğitebilecek özel vasıflara sahip oldukları farzedilir. Resmi kurum ve şirketlerde ise işlerin özel vasıflara sahip şefler tarafından yürütülmesi doğal karşılanır.

Anarşi[2]

 

Uluslararası politika, herhangi bir kolektif karar organı tarafından yönlendirilmeyen anarşist sisteme tipik bir örnektir. Ülkeler özgür bir şekilde birbirleriyle görüşmeler ve müzakerelerde bulunurlar, bazen anlaşmaya varır bazen de varamazlar. Karşılıklı olarak işlerine geldiği – ya da güçlünün dayattığı – sürece anlaşmalara sadık kalırlar.

Piyasa başka bir örnek. Orada üreticiler ve tüketiciler malların ve hizmetlerin alım satımında özgür bir ilişki içerisindedirler. Sonuç, taraflar arasındaki paraya dayalı güçler dengesi tarafından belirlenir.

Bu anarşist karakterli özgür alternatif, son zamanlarda demokratik yönetim biçimlerinin aleyhine işleyecek şekilde yayılmaya başladı. Dünyanın her tarafında daha önce kollektif kararlarla yönetilen kamusal alanlara piyasa çözümleri getirildi. Ama aynı zamanda bir çok ülke oligarşik yönetimlerden daha demokratik yönetimlere geçiş yaptı. Uluslararası kalkınma örgütleri tarafından, yoksul ülkelere kredi verme ve borç silme karşılığında  bu değişimlerin yerine getirilmesi şart koşulur.

Demokratik ortayol

Azınlık yönetimi veya vesayet meşruiyetini liderlerin özel beceri ve vasıflarına dayandırır. Buna karşın, anarşist çözüm yöntemleri bireylerin eylem özgürlüğünü herşeyin üstünde tutar. Demokrasi, herkesin alınan ortak kararlara uymasını gerektiren ve iktidar bölüşümüne dayalı olan -bazen güçlüklerle dolu – bir ortayoldur.

Bu üç yönetim şeklinden hiçbirine pratikte saf bir şekilde rastlanmaz. Bir kararın bir azınlık tarafından mı yoksa karardan etkilenecek olan herkes tarafından mı alındığının sınırlarını çizmemiz mümkün müdür örneğin? Bu sorun temsiliyete dayalı büyük ölçekli politik sistemlerde giderek güncellik kazanıyor. En iyi durumda, halk tarafından seçilmiş liderler, politik kararlarını seçmen çoğunluğunun çıkarları doğrultusunda verirler – en azından batı demokrasileri kendilerini bu şekilde görmek istiyor. Ne var ki, iktidar tekelini elinde bulunduran sınırlı bir elit olmamasına rağmen, oralarda da kararlara herkes katılmaz. ABC modelinin ölçülerine göre temsili sistemi, oligarşi ve demokrasi arasında bir yerlere yerleştirmek mümkündür.

B. Demokrasinin koşulları ve temel prensipleri

Yöneticilerin özel beceri ve vasıflarının azınlık yönetimini meşrulaştırdığı örgütsel yapılanmalardan bahsetmiştik. Ayrıca bireysel özgürlüklerin herhangi bir ortak değerden daha üstün tutulduğu anarşist sistemlere örnek vermiştik. O halde demokratik bir yönetim şekli ne zaman aktüel olabilir ve hangi koşullara ve prensiplere dayanır?

1. Birliktelik

Herşeyden önce, insanların ortaklaşa karar vermek istedikleri sorunlar konusunda bir araya geldikleri sınırları belirlenmiş bir birlik, bir ortak ilgi birlikteliğinin olması gerekir. Buradan çıkacak kararların bağlayıcılığını peşinen kabullenebilmeleri için, üyelerin belli ölçülerde birbirlerine karşı güven duymaları ve kimliksel ortaklık içerisinde olmaları gerekir. Üyelere “biz” duygularını yaşatabilecek kolektif bir kimlik bulunmalıdır. Böyle bir birlik anarşist alternatifi dıştalamış olur.

 

2. Eşit davranma

Azınlık yönetimine karşı demokratik yönetim biçiminin tercih edilmesi, üyelerin  iki temel prensibe öncelik vermeleri koşulunu gerektirir. Herşeyden önce herkesin eşit değerde olduğu prensibi, ki bu eşitlik şartı olarak da açıklanabilir: her bir bireyin yararı eşit davranılmayı hakeder.

Bu şart ciddiye alındığı taktirde, oldukça radikal bir iktidar bölüşümü de kabul edilir. Herkes çıkarlarının yerine getirilmesinde eşit olanaklara sahip olmalıdır. Her türlü ayrıcalık, kaynağı cinsiyet, yaş, para, eğitim, sınıf, etnisite vs  farketmeksizin nereye dayanırsa dayansın, eşit davranma prensibine aykırıdır. Örneğin feminizmi bir demokrasi sorunu yapan da budur.

3. Kişisel bağımsızlık koşulu

İkinci olarak da, üyeler – yine iktidar ile bağlantılı olan –  bir kuralı kabul etmeye razı olmalıdırlar: Ne tür çıkar ve ihtiyaçların dikkate alınması gerektiğine karar verecek olanın kim olacağı. Burada demokratik yanıt şu olmalıdır: insanların kendisi. Üyeler, özel ya da örgütsel yapılanma içerisindeki ortaklaşa çıkarlarının ne olduğuna karar verebilecek kadar yetişkindirler.

Yalnızca eşitliği savunmak yeterli değildir. Her birey,  değerlendirme ve tutum belirlemede yeti sahibi sahip olarak görülmelidir. Bu Kişisel bağımsızlık kuralı olmadan, kendilerini entelektüel ve ahlaki olarak daha vasıflı hakemler ve vasiler olarak gören liderlerin öne çıkarak, başkaları üzerinde otorite kurmaya çalışmaları mümkündür.

C. Cankurtaran simidi ve demokratik bir sürecin kriterleri

Cankurtaran simidi

Bir grup insanın ortak noktalarının olduğunu anladıkları andan itibaren, konu etrafında tartışmaya başlamaları ve karar vermeleri oldukça uzun bir zaman alabilir. Ama, ister bir saat, isterse bir yılı alsın bu süreç, üyelik, gündem, katılım ve kararların farklı şekillerde düzenlendiği dört ayrı aşamadan oluşur.

Många sammanslutningar är mer eller mindre permanenta och fattar löpande det ena beslutet efter det andra. Då kan beslutsprocessen ses som ett cykliskt förlopp och åskådliggöras i nedanstående livboj, med start nere till vänster: Birçok örgütsel yapılanmalar şu veya bu şekilde kalıcı niteliğe sahip olup ardarda kararlar alma durumundadırlar. Karar sürecini aşağıdaki cankurtaran simidinde görüldüğü üzere -altta solda başlayan – dairesel bir gelişme olarak düşünecek olursak:

img1_4.png

İlk iki aşamada – üyelik ve gündem –  örgütsel yapılanma kendisini oluşturur. Katılımcıların kimler olduğu, ortak çıkarlar ve yetkiler açıklığa kavuşturulur. Daha sonra, belli bir konuda karar verebilmek için nasıl hareket edilmesine ilişkin tartışma ve görüşme aşaması başlar. Son olarak da, konu hakkında kesin kararın nasıl alınacağına ilişkin olan karar aşaması gelir.

Demokrasi kriterleri

Karar sürecinin farklı evrelerine demokrasinin temel prensiplerini uygulayarak dört somut demokrasi kriteri formüle edebiliriz:

1.      Herkesi kapsayıcılık. İlgili herkesin tam ve eşit yurttaşlar olarak karara katılma hakkı vardır. Hiç kimse dıştalanamaz. Bu da ayrımcılık ve dıştalamaya karşı uyanık olmayı gerektirir.

2.      Üyeler gündeme hakimdirler. Hangi konuların ele alınacağına onlar karar verir. Gündem dışarıdan biri tarafından belirlenemez.

3.      Etkin katılım. Tartışma evresinde herkes öneriler getirmede, düşüncelerini iletmede ve kendini dinletmede eşit olanaklara sahip olmalıdır.

4.      Eşit oy hakkı. Her hangi bir konuda nihai kararın alınacağı zaman herkes aynı derecede etkin olmalıdır. Bu noktada geçerli olan üyelerin tutum ve düşünceleridir, başka birşey değil.

Karar sürecinin tam demokratik olabilmesi için, süreçteki tüm evrelere damgasını vurması gereken bir şart daha vardır:

5.      Aydınlatıcı anlama. Üyeler, bilgilenme ve neyin kendi çıkarlarına daha uygun olduğuna ilişkin kanaat edinmede eşit ve reel imkanlara sahip olmalıdırlar.

img1_5.png

Örgütsel bir yapılanma uzun süreden beri faaliyet halindeyse, yapılanma evresi çoktan gerilerde kalmış bir aşama olarak kabul edilir. Dikkatler çok rahat bir şekilde şimdiye, yani cankurtaran simidinin sağ yarısında bulunan katılımcılık ve karar evrelerine yoğunlaşabilir. Fakat, işler yolunda gitmediği taktirde, nedenleri sürecin bir önceki evrelerinde aramak akıllıca olur. Çoğunlukla, örgütsel yapılanmanın oluştuğu zamandan bu yana varolan koşulların değişmiş olduğu görülür – yeni ilgi alanlarına sahip yeni üyelerin varlığı veya güncelliğini yitiren eski sorunların yerini çevresel koşulların değişimi sonucu tavır alınması gereken yeni sorunlara bırakmış olması gibi. Bu durumda karar mekanizmalarını gözden geçirip düzeltme ve demokrasi kontratını yenileme zamanı olgunlaşmış demektir.

Söz konusu olan küçük çapta bir işyeri, bir spor derneği ya da büyük bir ülke olabilir, hiç fark etmez, demokratik bir sürec şu beş şartı veya demokrasi kriterini yerine getirmek zorundadır: Herkesi kapsayıcılık, Gündeme hakim olmak, Etkin katılım, Eşit oy hakkı ve Aydınlatıcı anlama.

 

Dünyadaki hiç bir örgütsel yapılanma bu şartların hepsini yerine getirebilecek bir karar mekanizmasına sahip değildir – örneğin örgütlenmelerin bir çoğunda ayrımcılık ve dıştalama eğilimleri vardır. Bunun yanısıra “demokrasi” sözcüğü çoğunlukla anlam ve yorum yüklüdür.

Bundan dolayı demokrasi kriterleri, gerçeklikle karşılaştırılarak kullanılması gereken hedefler olmalıdır. Bu kriterler var olan örgütsel yapılanmalardaki eksiklikleri ortaya çıkartıp çözümler üretilmesine yardımcı olacak araçlar olarak görülmelidir.

Mükemmel demokrasi bir idealdir. Ona bir parça yaklaşabilmek için hedefin çok açık bir şekilde belirlenmiş olması gerekir.

 

[1] Barış & Çatışma konularında araştırma yapanlar hangi  koşullarda politik bir düzenin rayından çıkarak şiddeti kullanır hale geldiğini inceliyorlar  Bkz Adam Przeworski, “Çatışmaların olası sonucu olarak Demokrasi” makalesi, Demokrasiye İlişkin DüşüncelerTidens förlag 1992, s 245 ff. Burada demokrasiye barışçıl geçişin koşulları tartışılıyor. Makale son dönemlerde yapılan bazı ampirik araştırmalara da ilham kaynağı olmuştur.

[2] Burada klasik bir dil kullanımına gidilerek, anarşi, kolektif bağlayıcı kararların olmadığı bir sistem olarak tanımlanır. Bu kelime, bir devlet tanımlamasını amaçlayan “anarşizm” ideolojisiyle, bu ideolojiyi destekleyen kişi  anlamına gelen “anarşist” kavramlarıyla karıştırılmamalıdır.

Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Arkaplan, Demokrasinin ABC’sı, na kategorisine gönderildi

Demometer

Test your organisation with the DEMOMETER

You will be asked to take a stand on 10 propositions regarding your organization.

When all questions are answered you will get a compilation of your answers.

demometer 1 motometer 1
Organisation Meetings
Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Demometre kategorisine gönderildi

Demometer organisation

Get Adobe Flash player

Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Organizasyon kategorisine gönderildi

Demometer meetings

Get Adobe Flash player

Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Toplantılar kategorisine gönderildi

Sivil toplum ve demokrasi

Tıpkı bir İsveç kalkınma yardımı kurumu olan SIDA’nın temel prensiplerinde olduğu gibi, sivil toplumu demokratik bir toplumsal gelişmenin önemli bir parçası olarak görmek olağandır.[i]Sivil toplumun dört toplumsal sektörden biri olarak alındığı bir modelden hareketle sivil sektörün demokratik önemine ilişkin üç argüman üzerinde duracağız.

  • sivil sektör bağımsız örgütlenmeler için bir arenadır
  • sivil sektör güven yaratıcıdır
  • sivil sektör demokratik süreçler için bir arenadır

Şu kanıdayız: sivil sektörün demokratik toplumsal gelişmeye en önemli katkısı, iktidar ve sorumluluk olguları karşısında yurttaşça bir tutum almayı geliştirmesidir.

Sivil sektör – bağımsız örgütlenme için bir arena

Yerine getirdiği göreve bağlı olarak her sosyal gruplaşma – sabit örgütlenmelerden gevşek iletişim ağlarına kadar – aşağıdaki dört toplumsal sektörden birinin içerisinde yer alır:

img4_1.png
  • resmi kurumlar politik kararları yerine getirir ve kamu hizmeti sunarlar
  • şirketler, diğer sektörler için mal ve hizmet üretiminde bulunurlar
  • aile, tüketim ve yeniden üretim için temel sosyal birimdir
  • sivil toplum örgütleri ve iletişim ağları, kurumsal olarak diğer sektörlerdeki örgütlenmelerden bağımsızdırlar ve kendi amaçları için çalışırlar

Pratikte, farklı sektörler arasındaki sınırlar oldukça akışkan olabilir. Örneğin, hisse senetlerinin tamamı gönüllü bir derneğe ait olan ticari bir yayınevini düşünelim; burada yayınevi şirketler sektörüne, dernek ise sivil sektöre yerleştirilebilir. Bir sektörde yapılanlar diğer sektörde alınan kararlarla belirlenir. Peki politik bir partiyi nereye yerleştirmek gerekir? Seçimlerde adaylar gösterip kampanyalar yürüten ve üyelere dayalı bir örgütlenme olarak partiler sivil sektöre dahildir. Ama seçimi kazanır da bakanlıkları ve devlet yönetimini ele geçirirse, resmi kurumlar sektörüne dahil olur.

Bu sınırları belirleme problemi, birçoklarının sivil toplumu bağlantılandırdıkları bir duruma hem ışık tutuyor hem de sorunsallaştırıyor: bağımsız örgütlerin resmi kurumları kontrol altında bulunduruyor olmaları.

Tarihsel olarak, bağımsız örgütler kurabilmek için verilen mücadeleler, sıklıkla YD bir yönetime ulaşma yolunda motor vazifesi görmüşlerdir. Örnek olarak, 1970’li ve 80’li yıllarda Polonya’daki Dayanışma sendikal hareketi, 19.yy’ın sonlarında İsveç’teki bağımsız halk hareketlerini gösterebiliriz. Bu anlamda, güçlü bir sivil toplumun ortaya çıkması bir çok ülkede ulusal düzeyde YD yönetimlerinin gelmesini çabuklaştırmıştır.

Böyle bir gelişimin dünyanın başka taraflarında nasıl sağlancağı konusu, birçok resmi kurumu ve kalkınma örgütlerini meşgul etmektedir. Bu durum bir ikilemi de beraberinde getiriyor: resmi bir kurum, kurumsal bağımlılık yaratmayacak bir şekilde bağımsız örgütleri nasıl destekleyebilir?

Sivil sektör – güven yaratan bir arena

Sivil toplumu güven yaratan bir arena olarak görme düşüncesi, Robert D. Putnam’ın ampirik araştırmalarından sonra büyük ölçüde yaygınlık kazandı.[1] Bu görüş kısaca, bir araya gelerek konuşan ve görüşen insanlar arasında, sosyal sermaye olarak adlandırılan güven ve dayanışma duygusu yaratan bir bağ oluştuğunu savunur. Başkalarının işbirliği yapma isteğini gören, kendisi de işbirliğine daha fazla eğilim gösterir. Bu sosyal sermaye, demokrasiyi teşvik eder ve onu ekonomik gelişmeye dönüştürebilir. Tersi bir durumda, eğer sivil sektör alanındaki örgütlerin birçoğu üyelerinin büyük çoğunluğunu tıpkı 20.yy’ın sonlarında  bir çok ekonomik olarak gelimiş ülkede olduğu gibi – özellikle ABD’de – kaybederlerse, bu güvensizliği, izolasyonu ve yabancılara karşı şüpheciliği beeraberinde getirir. Ve sosyal sermaye zayıflar.

Bazı soru işaretleri

Putnam’ın araştırmaları ve bu araştırmalardan çıkan sonuçlar birçok ülkenin gelişme stratejisini etkiledi. Aynı zamanda, güçlü bir sivil toplum ve iyi işleyen bir demokrasi arasındaki bağlantıya ilişkin canlı tartışmalar devam etmektedir.

İki örnek:

  • Bu bağlantı hangi yöne doğru meyilli? Örneğin uluslararası standartlarla karşılaştırıldığında, kendi resmi kurumlarına çok yüksek güven duyan İsveç’liler, buna karşın temsili yönetimlerine daha az güven duyuyorlar.[2] Bu, resmi kurumların kilit önemde olduğunun bir göstergesidir. Onlar makul ölçüde ve yasal çerçevede bir işleve sahiplerse, sosyal sermayenin gelişimini de teşvik ederler.
  • Sosyal sermayeyi aşındıran – örneğin Hell’s Angels gibi – örgütler de vardır. Bunlar yine de sivil topluma dahil midirler? Diğer toplumsal sektörlerden bağımsız oldukları sürece, evet. Varsın Hell’s Angels üyelerin, tepedeki güçlü liderler tarafından yönetildiği hiyerarşik bir örgütlenmeye sahip olsun, ama yine de bir yaşam stili yaratmaya çalışan – bu stil bir çok kriminal çete için model teşkil ediyor – bağımsız bir örgütlenme. Bu kriminal gruplar içerisinde sadakat ve bağlılıkzorunlu bir kültür haline gelmiştir. Onları birbirine bağlayıp düğümleyen bu sermaye dışarıdakiler üzerinde korku ve güvensizlik yaratıyor. Bu da farklı grupların ve toplumsal sınıfların barış içinde bir arada yaşamaları ve farklı görüşlerdeki insanların birbirlerine tahammül etmelerini sağlayan yapıcı sermayeyi aşındırıyor.

Bu karşıt örnek bir siyaset sorusu uyandırıyor: demokratik bir toplumsal gelişmeye katıkıda bulunabilmek ve desteğe layık olabilmek için, sivil sektördeki örgütlenmelerin yaşam simidi ölçütlerinde yaklaşık demokratik olmaları gerekmez mi? Yoksa onların şiddete ve suça karışmıyor olmaları yeterli midir?

Sivil sektör – demokratik süreç için bir arena

Şirket ve resmi kurumlarda karar yetkisi küçük yönetici gruplarla sınırlıdır. Beceri ve etkinliğin ön planda tutulduğu bu yönetimsel ve kar amaçlı birimler kurumsallaşmışlardır. Aileye gelince, hem hukuksal olarak hem de gündelik yaşamda çocuklar ebeveynlerinin vesayetindedir. Bu nedenle de bu toplumsal sektörlerdeki örgütsel yapılanmalar nadiren demokratik prensiplere dayanır. Buna karşın sivil sektörde insanlar amaçları için gönüllü olarak bir araya gelirler. Birbirlerini eşit ve bağımsız insanlar olarak görüyorlarsa eğer, o halde kendi örgütleri için de demokratik bir yönetim modeli seçmekte de özgürlerdir.

Özgürlerdir, ama mecbur değillerdir. Sivil sektör içerisindeki yaklaşık demokratik süreçlerin  ne ölçüde yaygın olduğu tartışmaya açık bir sorudur. Amaçlara çoğu zaman  anarşist iletişim ağları biçimindeki işbirlikleriyle daha rahat bir şekilde ulaşılır.

Demokratik süreç – toleransa ilişkin bir egzesiz programı

İnsanlara demokrasinin en çok hangi yönünü takdir ettikleri sorulduğunda, verilen yanıt genelde katılımcılık olur.[3] Demokratik bir sürecin içermesi gereken tolerans programını hayata geçirebilme, bu katılımcılığın getirdiği birliktelik ruhunu pratikte vazgeçilmez bir şart kılar.

Her hangi bir dernekte aktif yer almış insanların çoğu, kimi zaman görüş değiştirmek, bazen önemli şeylerden taviz vermek, bazen de geçimsiz insanlara müsamaha göstermek zorunda kalmış olduklarını bilirler. Zaman zaman da tüm çabalara rağmen bir anlaşmaya varılamadığına ve üstüne üstlük tek çıkar yol olan oylamaya gidildiğinde de  oylamada kaybedildiğine tanık olmuşlardır.

Bağlayıcı kolektif kararların alınmadığı bir iletişim ağında böylesine yıpratıcı dert ve sıkıntılarla karşılaşılmaz. Ya da demokratik prensiplere boşverilerek tüm yetkileri, dernekte yapılacak herşeye ve kimlerin çıkarlarının önplanda tutulacağına karar verecek olan bir lidere aktarmak da mümkündür. Her iki durumda da demokratik bir sürecin katılımcılarının karşılaşmak durumunda olduğu,  başkalarının görüşlerinin bizimkiyle çatışabileceği gerçeğini kabullenmeyi öğrenmek olanağından yoksun kalınmış olunur.

Açık üyelik

 

Sivil toplumun demokratik bir arena olmasıyla bağlantılı diğer bir yönü de açık üyeliktir. Kendi koyduğu şartlar uyarınca yeni üyeler kabul eden ve belli vasıflarda eleman alan kapalı bir örgütlenme yapısı şu veya bu şekilde ayırımcıdır. Amaçlarını paylaşan herkese açık olan bir örgüt, her üyenin çıkarlarını göz önünde bulundurduğu taktirde kapsayıcı bir yapıya kavuşur. Böyle bir örgüte isteyen herkes üye olabileceği gibi, ne kadar aktif olunacağına üyelerin kendisi karar verir: derneğin çalışmalarına aktif katılmak ya da kongrede bileşimine ve izleyeceği çizgiye karar verilen bir yönetim kurulu tarafından temsil edilmeyi tercih etmek gibi.

Bu temsiliyet boyutu çoğunlukla unutulur. Ama gerçekte, üye sayısına bağlı olarak küçük ya da büyük olan örgütü, belli toplumsal çıkarların meşru bir sözcüsü kılan bu boyuttur. Bu, yaptıkları eylemlerle toplumun çıkarlarını en iyi şekilde savunduklarını iddia eden ve herhangi bir örgütsel bağlantısı olamayan aktivistler için kötü bir mesajdır elbette. Onlar kendilerinden başka kimi temsil ederler? Onların amaçları takdir edilebilir ve desteğe layık olabilir, ama demokratik bir temel üzerinde çalışmadıkları açıktır.

Tar man principen om det öppna medlemskapet på allvar får det konsekvenser för vilken typ av organisationer inom den civila sektorn som en myndighet bör samarbeta med eller stödja. Det skapar också dilemman för professionella hjälporganisationer: hur kan exempelvis en biståndsstiftelse, som inte själv är en öppen sammanslutning, argumentera för att de organisationer man vill stödja bör vara öppna? Açık üyelik prensibi ciddiye alınacak olursa, resmi kurumların sivil sektör içerisindeki hangi örgütü muhatap alıp işbirliği yapacağı veya destek sağlayacağı kararları konusunda doğrudan etkisi olur. Bu durum, profesyonel kalkınma yardımı örgütleri için de bir ikilem teşkil ediyor: örneğin kendisi açık olmayan bir yardım vakfı, yardımda bulunacağı örgütlerin açık olması koşulunu nasıl açıklayabilir.

İktidar ve yurttaşlık

Demokratik işleyişe sahip olmak isteyen bir örgütsel yapı kurulduğu zaman, paraya, cinsiyete, eğitime, sınıfa veya başka herhangi bir kaynağa dayalı hiç bir iktidarsal yapılanmanın ortak alınacak kararlarda etkisi olamayacağına dair pratikte zımni bir anlaşma sağlanır. Eşit davranma ve kişisel bağımsızlık kuralı normalarının dayandığı temel aslında budur.

Bu radikal ama ütopik olmayan bir tavırdır. Sürecin farklı evrelerindeki eksiklikleri gidermeye ilişkin – en azından örgütsel düzeyde uygulanabilecek – göreceli basit metotlar vardır. Bununla birlikte tarışmaya açıktırlar. Bu tür tedbirler iktidarın yeniden bölüşülmesi anlamına gelir: bazı üyeler alışılandan daha az bir etkinliğe sahip olurken bazıları da daha çok etkinlik sahibi olur. Fakat gerçek ortadadır: demokratik süreç egaliter (eşitlikçi) prensiplerin koz olarak kabul edildiği bir iskambil kartı oyunu gibidir ve sivil sektör içerisinde bu kartları öne sürmeye karşı hiç bir kurumsal engel yoktur.

Açık ve eşit üyelik kuralına dayalı bağımsız örgütler insanlara, ilgi duydukları konularda başkalarıyla birlikte çalışma yapma ve yetki paylaşımı fırsatı verir. Bu yurttaşlık deneyimleri, sivil sektörün demokratik bir toplumsal gelişmeye yaptığı en büyük katkıdır. Bunlar aynı zamanda ulusal ve uluslararası ölçekteki konularda yurttaşlık perspektifini güçlendirmeye yarar.

[i] Bkz SİDA, Sivil topluma Katkı, Edita 2007

[1] Robert D. Putnam, İşleyen Demokrasi, SNS 1996 ve Yalnız Bowlinci, SNS 2001

[2] Bo Rothstein, Sosyal tuzaklar ve Güven Sorunu, SNS 2003

[3] Bkz bu kitabın önsözü.

Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Arkaplan kategorisine gönderildi

Yaklaşık demokratik bir ülke

ABC modelinin ölçütlerine göre demokrasi idealine ulaşmaları için epey yol katetmeleri gereken bazı ülkeler, yine de, serbest seçimler, ifade özgürlüğü ve diğer  kurumsallaşmış haklardan dolayı demokratik olarak kabul edilirler. Bu büyük ölçekteki temsili sistemler, önemli bir eşiği geçmiş olmalarından dolayı “Yaklaşık Demokratik Ülke – YD-ülke” ler olarak adlandırılmaya hak kazanıyorlar. Burada, haklar temelindeki bu sıradan demokrasi bakışının ABC modeli ile bağlantısını açıklığa kavuşturuyoruz.

  • ABC modeline ilişkin temel demokratik prensipleri, Yaklaşık Demokratik bir Ülke’yi (YD-ülke) belirleyen başlıca özelliklerle karşılaştırmak
  • Bu özelliklerin yerine getirilebilmesi için hangi politik kurumların bulunması gerektiğini gözden geçirmek. Bunlar BM Beyannamesinde karar altına alınan politik ve vatandaşlık hakları üzerine dayandırılır.
  • YD kurumlarını cankurtaran simidinin etrafına yerleştirin ve ABC-modelinin demokrasi kriterleriye bağlantısını ortaya çıkarın. Modeldeki kriterler ölçüt alındığında bu ülkeler ancak Yaklaşık Demokratik olabilirler.
  • Bir YD yönetimine geçebilmeyi başarılı kılabilmek için şart olan politik görüşmeleri ele alın. YD kurumlarını, bir ülkeyi hukuk devleti yapan bir dizi kurumsal haklardan ayırtetmeye çalışın.

 

ABC-modeli, ortak sorunlar konusunda hiç kimsenin bir diğerinden fazla erk sahibi olamayacağı bir örgütsel yapılanmayı gözler önüne seriyor. Küçük gruplar içerisinde bu belki mümkündür fakat dünyada hiçbir ülke bu ideale ulaşamaz. Dünyadaki ülkelerin çoğundaki politik kurumsallaşmalar, uzun ve çoğunlukla kanlı politik mücadelelerin ve iktidar ilişkilerinin bir sonucudur. Bu nedenle de ulusal seviyedeki politik sistemle, demokrasinin temel prensiplerinden olan Eşit davranma ve Kişisel bağımsızlık kuralı arasında bir bağlantı bulabilmek çok zordur.

 

Farklı mülkiyet ilişkilerine, hukuk sistemine, seçim sistemine ve politik kurumlara sahip ülkeleri karşılaştırmak mantıken doğru mudur gerçekten?

Evet, her zaman şu temel soru yöneltilebilir: vatandaşlar, memnun olmadıkları politik liderleri şiddet kullanmadan alaşağı etme gücüne sahipler mi? Bazı ülkelerin demokratik sayılıp diğerlerinin sayılmayışında aşılması kastedilen önemli eşik budur işte.

ABC Prensipleri ve YD bir ülkenin göstergeleri

1. Temsili yönetime dayanan büyük ölçekli örgütsel yapılanmalar

18. yy’ın sonlarına doğru meydana gelen Amerika ve Fransız devrimlerinden önce, böylesine büyük örgütsel yapılanmalara eşitlik düşüncesini uygulamak hiç akla bile gelmemişti. Milyonları bulan halk topluluklarının ortak konularda karar almak için bir yerde toplanmaları imkansızdı elbette. Fakat eğer vatandaşlar belirli aralıklarla, bir dizi temsilciyi seçerlerse eğer ve bunlar da bir parlamento çatısı altında toplanarak bir dahaki seçime kadar halkın yerine idare edebileceklerdi. Temsili yönetim kısa sürede otoriter elit yönetimlerin egemen olduğu bir dünyada demokratik alternatif olarak görülmeye başlandı – bir politik filozof olan Jean Jacques Rousseau ise seçilen temsilcilerin de diğer elitler arasından gelen elitler olduğunu ileri sürerek itiraz ediyordu.[1]

2. Politik olarak eşit vatandaşlar

Ülkedeki yetişkinlerin büyük çoğunluğu politik eşit vatandaşlar olarak görülmeli ve özgür ve tarafsız seçimlerin yapılacağı kurumlar bulunmalıydı. Bu, 19.yy’da genel ve eşit oy hakkını elde etmek ve kurumsallaştırabilmek için başlatılan mücadelenin temelini oluşturacaktı. Uzun bir süre sadece erkeklerin çıkarlarına odaklanıldı. Fakat 20.yy’ın ortalarına doğru artık kadınlar da mücadele ederek dünyanın bir çok yerinde politik eşitliği elde etmişlerdi. Herkese Eşit davranma normu böylece onları da kapsayacaktı.

 

 

3. Bağımsız vatandaşlar
Bir YD ülkede, vatandaşlar kendi seçimlerini yapabilecek durumda olmalılar. İstemedikleri yöneticilere karşı açık muhalefet etmek ve barışçıl yollardan onları düşürebilmek için, vatandaşların güçlü bir muhalefeti yaratabilecek örgütlenme özgürlüğüne sahip olmaları gerekir. Baskı korkusu olmadan kendilerini özgürce ifade edebilmeleri ve farklı kaynaklardan bilgi alma imkanına sahip olmaları gerekir. Bu noktada insanların özgür hareket edebilme ve düşünebilme imkanlarına güvenmek; onların kendi çıkarlarını koruyabilecek kapasitede olduklarını kabul ederek Kişisel bağımsızlık kuralını uygulamaktır sözkonusu olan.

 

Yaklaşık Demokratik bir Ülke

Ulusal seviyede demokrasiye haklar perspektifinden hareketle yaklaşılır. Yaklaşık demokratik bir ülkede resmi kurumların yurttaşlarla olan ilişkilerinde yapılabileceklerin sınırlarını belirleyen işlevsel kurumlar vardır. Bunlar genelde kabul gören mekanizmalar ve yöntemlerdir. Her birey böylece pratikte bir dizi politik ve yurttaşlık haklarıyla korunma altına alınır:

  • Halk tarafından seçilmiş liderler ve seçimde aday olma hakkı, yönetimi temsili kılar
  • Seçimler özgür ve tarafsız ise ve genel ve eşit oy hakkı geçerliyse, bu yetişkinkinlerin büyük çoğunluğunun pratikte politik eşit yurttaşlar olduğu anlamına gelir.
  • İfade ve dernek kurma özgürlüğü varsa ve vatandaşların alternatif bilgi kaynaklarınaulaşma imkanı varsa, bu durumda her hangi bir baskıya maruz kalma korkusu olmadan çıkarlarını koruyabilmek için örgütlenebilirler. Bu durumda, şiddete başvurmadan politik liderlerini düşürme imkanları da var demektir. Onlar, önceden sonucu belli olmayan seçimler vasıtasıyla, kendi adaylarına oy verip onları belirleyebilirler.

Bir ülke demokratik olarak tanımlandığında akla gelen, genelde yukarıdaki özelliklerdir. Fakat demokrasi sözcüğü duygu ve yorum yüklüdür ve çeşitli şekillerde kullanılır. Liberal vebatı demokrasisi diğer nitelendirmelerdir. Robert A. Dahl polyarki terimini lanse etti. ABC-modelini geliştiren bizler ise, Dahl’ın demokrasi teorisinden hareketle yaklaşık demokratik ülkeler adlandırmasını tercih ediyoruz.

YDÜ kurumları, cankurtaran simidi ve demokrasi kriterleri

img3_2.png

Yukarıdaki cankurtaran simidi, bir YD ülkesinde seçim dönemine ilişkin politik süreci tasvir ediyor. Cankurtaran simidinin etrafında, her bir demokrasi kriterinin yerine getirilmesi için bulunması gerekli olan – ama  yeterli olmayan – YD kurumlarını gösterdik. Seçilmiş politik liderler ve Seçimlerde aday olma hakkı dahil değil. Bu iki kurum, sistemin demokratik olmasından ziyade temsili olmasını garanti eder.

Aşağıda ele alacaklarımız, genel ve eşit oy hakkının, Herkesi kapsayıcı ve Eşit oy hakkı şartlarının yerine getirilmesinde en iyi koşulları sağladığını ortaya çıkarıyor. Bunun dışında, YD kurumları ile demokrasi kriterleri arasındaki bağlantı çok tartışma götürür, bu da bu ülkelerin devasa örgütsel yapılanmalar olduklarından dolayı yönetim sistemindeki temsili ögenin dominansından kaynaklanır.

ABC modelinden hareketle, en fazla, yaklaşık demokratik ülkeler vardır sonucuna varabiliriz. Bir de pratik de, temsili demokrasi ile direk demokrasiyi birbirinden ayırdetme alışkanlığı vardır. Bu da yanıltıcı bir ayrımdır. Büyük ya da küçük hiç farketmez, sürekliliği olan her örgütsel yapılanmada mutlak bir yönetim kurulu vardır. Derneksel yaşam dahi – ki genellikle direk demokrasinin bir okulu olarak görülür – temsili yönetimle yürütülür.

Herkesi kapsayıcılık

Herkesi kapsayıcılık ilkesi genel oy hakkı şartına bağlıdır. İsveç’te şimdilerde “yurttaş” kelimesi, “oy kullanabilen kişi” tanımıyla eşdeğerdedir. Bu durumda kriter zaten doğal olarak yerine getirilmiş demektir, bir istisnayla ki, göçmenler 3 yıl, çocuklar ise 18 yıl beklemek zorundalar oy kullanabilmek için.

Gündeme hakim olmak

Burada gerekli olan özgür ve tarafsız seçimlerdir. Eğer seçimlere ve seçim bölgelerine hile karışmışsa, yurttaşların kendilerine temsilci olarak görmek istedikleri kişiler değil de, olasılıkla başka bir politika güden başka kişiler seçilir. Yurttaşların devletin ne yapması gerektiğine dair görüşlerinin parti programlarında ve seçim kampanyalarında yansıma bulabilmesi için, dernek kurma özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve alternatif bilgi kaynaklarının da olması gerekir.

Fakat bir noktaya dikkat çekmek gerekir, italik harflerle yazılmış kurumların hepsi yurttaşlara gündemi kontrol etme olanağından ziyade kendi temsilcilerini kontrol etme imkanı verir. Politik gündeme hangi konuların alınacağına ve hangi kararların çıkacağına ilk elde karar verenler temsilcilerdir, vatandaşlar değil.

Diğer bir gerçek de son yıllarda artık politik liderlerin hareket alanlarının oldukça daralmış olmasıdır. Devam eden küreselleşme sürecine paralel olarak ulusların egemenlik alanları da sınırlanmaya başlamıştır.

Etkin katılım

Dernek kurma özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve alternatif bilgi kaynakları, yurttaşların katılımının etkin olması ve seçim kampanyalarının istenilen sonucu vermesi bakımından vazgeçilmezdir. Ne var ki bu yetmez, bunların yanısıra para, zaman, bilgi kaynaklarına ulaşma imkanları vb de gereklidir. Bu kaynaklar ne kadar dengesiz bir şekilde dağılmışsa, vatandaşların kendilerini duyurabilme olanakları arasında o kadar fark var demektir ve demokrasi kriterleri de bir o kadar eksik yerine getirilmiş anlamına gelir. Eğer politik partiler geniş kitleleri siyasi sürece katmayı başarabilirlerse katılım daha etkin hale gelir. Bu başarılamadığı taktirde, vatandaşları pek de kapsamayan farklı çıkar gruplarının etkileme gücü artar.

Burada en önemli kıstas seçime katılma oranındaki değişimlerdir. Katılma oranında düşme kaydediliyorsa, bu, politikanın artık halkın kendisini pek de içinde görmediği elit kesime ait bir arena haline dönüştüğünün göstergesi demektir.

Eşit oy hakkı

Şayet eşit oy hakkı geçerliyse, seçimler özgür ve tarafsızsa, seçim esnasında yurttaşların eşit düzeyde etkileri var anlamına gelir.  Bu, vazgeçilmez olan YD kurumlarının, cankurtaran simidinin şartlarını karşılıyor olması ve temsilcilerin seçilmesine ilişkin önkoşul yerine getiriliyor demektir.

Aydınlatıcı anlama

Bilginin güvenilir olması için, dernek kurma özgürlüğü ve ifade özgürlüğü şarttır. Bilgiyi tekeline almış olan politik liderlerden gelen mesajların ne derece inandırıcılığı olabilir? Bu nedenle de kendilerini özgürce ifade edebilen çok sayıda bağımsız örgütlenmelerin -alternatif bilgi kaynakları – bulunması gerekir.

Bir yandan, kurumsallaşmış hakların koruması altında büyüyüp gelişen devasa bir medya endüstrisi var. Yurttaşlar bir yığın enformasyonla karşı karşıya. Demokratik süreci anlamaya yönelik önemli bilgilerin bu medya seli içerisinde yitip kaybolma eğilimi çok kuvvetli.

Öte yandan, hiç bir dönem bu kadar geniş bilgilenme imkanları olmamıştı. Bilgisayarın önündeki kısa bir an ve bir tuşu tıklama, istenilen bilgilere ulaşılmaya yetiyor. Ne var ki imkanlar herkes için aynı değil. Bu aynı zamanda eğitime devam etme süresi ve seviyesi ile de ilgili. YD ülkelerinde sınıf farklarından ortaya çıkan kaynakları bölüşmedeki dengesizlik cankurtaran simidindeki aydınlatıcı anlama şartının yerine getirilmesini engelliyor.

 

Demokratik başarı için politik koşullar

BM’in vatandaşlık ve politik haklara ilişkin beyannamesi, işlerliğe sahip YD kurumlarının oluşturulmasını, üye ülkelerin üzerinden geçmesi gereken bir eşik olarak şart koşar. Bu formel geçiş demokrasi sürecini belirleyen bir adımdır. Bu adımdan önce otoriter rejim, kendi konumuna tehdit oluşturan her şeye saldırabilir. Bu adımdan sonra ise, hiç kimsenin özel çıkarlarının karşılanacağı garantisi yoktur. Artık iktidar bir grup insandan, bir dizi kurala geçmiştir.[2] Bu adımın bir bedeli vardır: barışçıl bir geçiş, daha önce politik sistemi ellerinde bulunduranlara bazı ödünler vermeyi gerektirir. Onlar iktidar tekellerine son vermek için bazı konularda uzlaşma ve kurumsal garantiler talep ederler:

  • İsveç’te 19. yy’ın başlarında uzun süren görüşme ve müzakareler sonucunda sağ güçlerin iki kamaralı meclis ve nispi temsil sistemine ilişkin talepleri kabul edilmişti – bu her iki kurum, halk kitlelerinin hareketlendiği dönemde varolan düzeni korumaya yarayacaktı. Daha sonra kadınların da İsveç politik sistemine dahil edilmeleri için, politik mücadelenin yoğun olduğu bir on yıl daha gerekecekti.
  • Şili’de general Pinochet halk tarafından seçilmiş cumhurbaşkanı Allende’yi 1973 yılında devirerek kanlı bir askeri rejim kurdu. Saha sonra Pinochet 1989’da iktidarı parlamenter dokunulmazlık zırhı karşılığında halk tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanına bırakacaktı. On yıl sonra İspanya’daki bir yargıç onun bu dokunulmazlığını tartışma konusu yaparak, uluslararası hukuku çiğnediği gerekçesiyle İngiltere tarafından Şili’ye teslim edilmesini talep edecekti.[3]
  • Bazen de bir ülkenin demokratikleşmesinin yapılan pazarlıklar sonucu değil de politik çöküntüler sonucu olduğu görülür. Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra Rusya’da 1991’de özgür denilebilecek seçimler yapıldı. Bir süre sonra seçim sonuçları bir darbeyle tehdit edildi. Demokrasi hareketinin çok da kuvvetli olmayışına karşın başkan Jeltsin darbe tehditini savuşturmayı başardı. Darbeciler eski elit kesimi yanlarına almayı başaramamışlardı. Onlar o sıralar rejimin yeşil ışık yaktığı devasa özelleştirmelerden kendilerine pay almayı tercih edeceklerdi.[4]
  • Irak’ta ise 2003’ten bu yana, kanlı bir kaos durumu hakim. Bu ABD’nin orada şiddet kullanarak yaklaşık demokratik bir yönetim kurmaya çalışmasının bir neticesi. Bir gecede hem Irak ordusu hem de egemen Baas Partisi dağıtıldı – ama bu kez elit kesim yaşamlarını sürdürebilmek için bir garanti elde edemeyecekti.

Şiddet, hukuk devleti ve demokrasi

Şiddet araçlarının stabil bir iktidar grubu tarafından kontrol edildiği bir – veya birkaç küçük – devlette, politik mevcudiyetin kendisi tehdit altında olduğu için sürdürülebilir bir barışa gitmenin yolu oldukça güçlüklerle doludur. Yaklaşık demokratik bir yönetimin mümkün olabilmesi için,  çatışma halindeki tarafların ve onların taraftarlarının yasaları kendi tekellerine almalarını engelleyen en azından hukuk devleti benzeri bir kurumsallaşmanın olması gerekir.

Bir hukuk devleti çok da demokratik olmak durumunda değildir. Örneğin İsveç’te demokratikleşme öncesi, kadınların ve işçi sınıfının yasalar karşısında bir çok ayrımcılığa uğramalarına rağmen, yoksullar ve zenginler yasalar önünde yaklaşık bir eşitliğe sahiptiler. Eşiği yeni geçmiş ülkeler için tersi bir durum da söz konusu olabilir: Brezilya 2000’lerin başında yaklaşık demokratik bir ülke olmasına rağmen, ayrıcalıklı azınlık, refah düzeylerini yasalara hakim olmak için kullanırken, çok sayıda yoksul için yasalar geçerli olmuyordu – örneğin Sao Paoulo’nun favelalarında meydana gelen cinayetler hiç bir zaman aydınlatılmadı.

Toplumsal sınıflar, etnik ve dini gruplar arasındaki barışı uzun vadede sağlayabilmenin koşulu hukuk devletinden geçer. Böyle bir barış ise dayanıklı bir YD yönetiminin önkoşulunu oluşturur.

[1] Temsili yönetimin elitist özelliklerine ilişkin güncel tartışmalar için bkz Bernard Manin,Den representativa demokratins principer, SNS 2002

[2] Adam Przeworski, “Çatışmaların sonucu olarak olası demokrasi”,  demokrasiye ilişkine düşünceler Tidens förlag 1992, s 245 ff.

[3] Pinochet, Şili’nin de yönelttiği benzeri bir talep mahkemelerde görüşülme aşamasına gelmeden öldü

[4] Rusya’da demokratikleşme sürecini ileriye götürbilecek bir güçlü sivil toplum yoktu. Bunun yerine anlaşmalar elit kesim arasında yapılmaya devam etti ve 2007’de YD kurumları üzerinde kontrol sağlayan Başkan Putin otoriter bir yönetim kurdu.

Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Arkaplan, Ulusal Seviyede kategorisine gönderildi

Demokratik yönetim

Bu teorik arka planda yapılmak istenen:

  • ABC-modelinin farklı yönetim biçimleri doğrultusunda farklı örgütleri karşılaştırmak ve hangi temel değerlere öncelik verildiğini görmek
  • farklı biçimlerdeki örgütlerin cankurtaran simidindeki demokrasi kriterlerini nasıl yerine getirdiklerini karşılaştırmak
  • tüm örgüt biçimlerinde toplantıların demokratik yönetilme olanaklarına dikkati çekmek

Farklı örgüt biçimleri – farklı yönetim biçimleri

Şirket ve resmi kurumlar

Bir örgütteki karar süreci asla tamamen demokratik değildir – veya çok nadir durumlarda demokratiktir.

Özel sektörde örneğin, herkes aynı karar yetkilerine sahip değildir. Orada işveren, işi yönetecek ve dağıtımı sağlayacak şefler atar. Birçok bölüme sahip bir şirkette oldukça büyük bir yönetimsel hiyerarşi bulunabilir. Faaliyetlerin etkin yönetime ve yönetim işlerinin özel vasıf ve becerilere olan ihtiyacı vurgulanır genellikle. Çoğunlukla, çalışanlar, yönetimin bileşiminin oluşturulmasında her hangi bir etkiye sahip değildir. Yönetim, normal olarak en büyük hisseleri temsil eden şirket yönetim kurulu tarafından atanır.

Kamu yönetim ve idareleri benzeri bir yönetim yapılanması özelliklerini taşırlar, bir tek farkla, ulusal ve yerel düzeydeki yöneticiler üst pozisyondaki politik karar organları tarafından atanırlar. Fakat, örgütsel bir yapılanmanın uzman modeli gereği mi yoksa demokratik temel prensipler kuralınca mı yönetildiğini belirleyen, ille de faaliyetlerin yönelimi değil, üyelere ilişkin bakıştır: örneğin çalışanların tümünün sahip olduğu ve Eşit davranma ve Kişisel Bağımsızlık Kuralı normuna azami ölçüde yer verilen şirketler vardır.

Vakıflar

Vakıf sıra dışı bir örnektir. Üye sahibi olmadıkları için demokratik sayılmazlar. Kurucular, yönetim kurulunu seçtikten sonra kendini yeniler ve çok istisnai durumlarda değişiklik yapılan vakıf kuruluş belgesi tarafından yönlendirilmeye devam ederler. Demokratik bir formasyonu olmayan vakıflar bazen yine de demokratik amaçlarla kullanılır, örneğin, vakıf sermayesinden gelen kârı üyeler tarafından yönetilen demokratik kalkınma projelerine yönlendirmek gibi.

Dernekler

İş yaşamına damgasını vuran beceri, yetkinlik ve verimlilik gibi değerlerdir. Orada hakim olan yönetim şekli vesayet ve uzmanlıktır. Dernek yaşamında ise Eşit davranma ve Kişisel bağımsızlık kuralı normu için daha fazla hareket alanı vardır.

Bir dernek ne kadar küçük olursa olsun, bir yönetime sahiptir. Ve bir dernek demokratik olmak iddiasındaysa, yönetim kurulu, düzenli olarak yapılan dernek toplantılarında üyeler karşısında sorumlu olmak zorundadır. Karar yetkisine sahip en yüksek organ, dernek toplantılarıdır: herkesin çıkarı eşit davranışa tabidir ve hiç kimse – başkan dahi – hangi ilgi alanlarına öncelik verileceği konusunda son kararı vermekte diğerlerinden daha fazla yetkinliğe sahip olamaz.

Ekonomik kaynaklara sahip büyük bir dernek çalışan personele sahip olabilir. Bu durumda, dernek toplantısı bir ülkenin parlamentosuna, dernek yönetim kurulu hükümete ve personel de hükümetin kararlarını hayata geçiren ülkedeki resmi kurumlara benzetilebilir.

İletişim ağı

Derneğin aksine iletişim ağı örgütsel bir yapılanma değil, işbirliği, tartışma ve görüşmeler amacıyla oluşturulan bir arenadır. Bağlayıcı kararların alınmadığı, yalnızca gönüllü anlaşmaların yapıldığı anarşist bir örgütlenme biçimidir. Orada özgürlük temel değerdir: hiç kimse iradesi dışında, yapılan bazı ortak eylemler veya projelerde olamaz. İletişim ağı tüzel bir kişilik değildir, bağlayıcı sözleşmelere imza atamaz, iletişim ağındakilerin dışında kimseyi temsil edemez ve başkalarının adına açıklamalarda bulunamaz. İletişim ağı, ağa dahil kimselerin yaptığı eylemlerden sorumlu tutulamaz.

Bir örnek verecek olursak: Demokrasi Akademisi, 40 kadar örgütün gönüllülük temelinde düşünsel ve parasal katkıda bulunduğu, demokrasi konularında metotlar geliştirme ve eğitimle ilişkili küçük bir ofise sahip bir iletişim ağıdır. Ekonomik bir katkıda mı bulunacakları, web sayfasının ajandasını mı kullanacakları, ofisten eğitim için yardım talebinde mi bulunacakları veya diğer işbirliği yapan örgütlerle ortaklaşa proje mi yapacakları, işbirliği yapan örgütlere – ki bunlar Demokrasi Akademisine üye değildirler – kalmış bir bir seçimdir. Demokrasi Akademisi kendi başına bir örgüt değil, işbirliği yapan örgütlerden biri olan Ordfront’un – bir kültür derneği – sahiplik yaptığı bir platformdur. Iletişim ağı ofisinin bütçesinden ve faaliyetlerinden sorumlu olan bu dernektir.

 

 

Farklı örgüt biçimleri ve demokrasi kriterleri

Kapsayıcı bir üyelik – en temel kriter

En temel şart, herkesin kararın alınmasına eşit koşullarda katılma hakkıdır. Örgütsel bir yapılanma, ancak herkese eşit davranılır ve özgür insanlar olarak saygı gösterilirse, yani eşit vatandaşlar olarak kabul edilirse demokratiktir. Her tür ayrımcılık ve dıştalama bu şartı ihlal eder. Eşit davranma ve Kişisel bağımsızlık kuralı normunun egemen olduğu bir kültüre sahip tüm örgütlenmelerde bu tür eğilimlere karşı mücadele edilir.

Kapsayıcı üyelik şartı sadece bir kısım örgütlenme biçimlerinin sahip olduğu formel kurumsallaşmayı da şart koşar. Örneğin tüm üyeler, yönetim kurulu ve diğer yönetim organlarının seçiminde eşit derecede etkiye sahip olmalıdır. Şayet örgüt bu temel üzerinde kurulmamışsa bazılarının çıkarları diğerlerininkine göre daha ağırlıkta olur. Bu da Eşit davranma normuyla çatışır.

Bir dernek, ancak faaliyetlerden etkilenen ve bu amaçları paylaşan herkese açıksa bu şartları yerine getirebilir. Aksi halde bazılarına açık olan, diğer bazılarının ise içeriye alınmadığı kapalı bir kulüp işlevi görür.

Aynı zamanda, birinin üye olup olmadığını gösteren işaretlerin açık olması ve ayrımcı olmaması gerekir. Her ne kadar üye olmadan çeşitli aktivitelere katılmak mümkün olsa da, üyeler – alınacak kararlarda söz sahibi olan –  ile dışarıdan birisinin konumu arasındaki fark açık ve net olmalıdır.  Burada gerçekte sözkonusu olan iktidar olayıdır: iktidarın bölüşülebilmesi için iktidar temelinin objektif ve iyi tanımlanmış olması gerekir. Eğer bir kimsenin üye olabilmesi bir başka kimsenin iyi niyetine bağlıysa, nepotizm ve hizipçiliğe düşmek işten bile değildir.

Olağan çözümlerden biri üyelik aidatlarıdır. Aidatlar elbette faaliyetleri finanse etmeye katkıda bulunur ama diğer önemli bir fonksiyonu da üyeliği onaylayan bir fatura gibi olmasıdır: bakın, benim de burada olma hakkım var, demeye yarayan. En azından eskiüyelerin, hala derneğin amaçlarını ve etkinliklerini paylaştıkları ve birlikte yürümeye devam ettiklerinin bir göstergesi olarak da, aidat önemlidir. Kriz dönemlerinde, dernek üyelerinin şu ya da bu öneriyi desteklemesi için seferber edildiği zaman, dernekte geçmişi olan yaşlı üyeler bazen kararlar üzerinde haksızca bir etki sağlarlar.

Farklı örgütlenmeler Cankurtaran simidinin şartlarını ne ölçüde yerine getiriyor?

Aşağıdaki şemada farklı örgüt biçimlerinin beş demokrasi kriterini nasıl yerine getirdiklerini karşılaştırmalı bir şekilde ele alıyoruz.

img2_1.png

Üyelik ve karara ilişkin şartların her şeyden önce sürecin biçimiyle ilgili olduğunu kayda geçin: bir örgütün formel yapılanmasına bakarak onun daha baştan diskalifiye olup olmadığına karar verilebilir. Öte yandan örneğin derneklerin tüzüklerinde varolan prensipleri pratikte yerine getirmeyip bu şartları çiğnemeleri de az rastlanır bir durum değildir.

Cankurtaran simidinin katılımcılık ve aydınlatıcı anlama şartlarına gelince burada odaklanılması gereken şey karar sürecinin kalite ve niteliğidir. Formel olarak tepeden yönetilen karar mekanizmalarına sahip olmalarına rağmen, şirket ve resmi kurumlarda da bu iki kriter pekala yerine getirilebilir. Gündeme hakim olmak kuralına gelince, örgütsel bir yapılanmanın hangi konularda kararlar alabileceğine ilişkin yetki sınırlarını belirleyen çevresel/dış koşullardır. Çoğunlukla muğlak olan bu sınırlar, farklı seviyelerdeki örgütler arasında iktidar mücadelelesine ve yetkinlik uyuşmazlıklarına yol açar.

Toplantıların demokratik yönetimi

Örgüt seviyesinde demokrasi, şu veya bu şekilde cankurtaran simidindeki bazı şartların diğerlerinden daha iyi yerine getirilip getirilmediğiyle ilgilidir. Tepeden yönetilen bir örgütlenmede bile yöneticiler çalışanlarla daha iyi ilişkiler geliştirebilir (etkin katılım); karar mekanizmaları ve yetkiler daha açık ve net hale getirilebilir (daha iyi anlama). Herşeyden önce toplantı kültürüne ilişkin yapılabilecek çok şey vardır.

Farklı toplantı biçimleri – farklı yönetim biçimleri

Toplantılar genelde vazgeçilmez angaryalar olark görülür ve pek düşünülmeden mekanik olarak yönetilir. Toplantının amacı üzerinde düşünmek ve sonra da toplantı şeklini ona uygun hale getirmeye pek zaman ayrılmaz:

  • Söz konusu olan, toplantıdakilere yalnızca önemli bilgileri aktarmak ise, şefin ya da uzmanın konuşup diğerlerinin dinlediği klasik vesayet biçimi işlevsel olabilir.
  • Katılımcıların iş durumlarına ilişkin kökten bir değişiklik sözkonusu ise; ortak bir gündemin yapılması ve herkesin söz alması gereken demokratik bir toplantı biçimi gerekiyor demektir.
  • Örgütteki aktüel durum tartışılmak isteniyorsa, katılımcıların istedikleri konuları ele alıp küçük gruplar halinde tartışabilecekleri anarşist biçim uygun olabilir.

Ett möte eller en planeringsdag kan innehålla en kombination av dessa frågor. Då vill det till en genomtänkt processledning som anpassar mötesformerna efter situationens krav. Det är ett krävande arbete och avgörande för att mötet ska komma fram till några bestående, positiva resultat. Bir toplantı ya da planlama günü bu ele aldığımız konuların bileşiminden meydana gelebilir. Bu durumda, toplantı biçimlerini içinde bulunulan durumun gerekli kıldığı şartlara uydurabilecek adamakıllı düşünülmüş bir süreç yönlendirmesi gerekir. Bu zorlayıcı bir çalışmadır ve toplantının kalıcı ve olumlu sonuçlar verebilmesi için belirleyicidir.

Toplantılar ve cankurtaran simidinin farklı evreleri

img2_2.png

Her örgütün bir tarihi vardır, aynı şekilde bir toplantıda ele alınan her konunun da. Bazı kişiler konunun arka planı hakkında diğer kişilere göre daha iyi bilgi sahibi olabilirler. Dernekte eski olan biri belki herşeyin aynen eskisi gibi devam etmesini ister, bir başkası belki yenilik ve değişim ister. Yeni gelen birisi ise – yukarıdaki konuşma kabarcıklarının içindeki sorulara yanıtları olmayan – kenarda temkinli bir şekilde oturur. Bu tür gerilimler her örgütteki toplantılara damgasını vurur: alışılagelindiği gibi mi yapılmalı, yoksa bir değişimin zamanı gelmiş midir? Otoriter bir örgütte bu soru karşısında tutum alacak olan yalnızca yönetimin kendisidir.

İnsanların gelip gittiği demokratik bir örgütte, amaçların ve çalışma biçimlerinin belli aralıklarla gözden geçirilmesi ve ilgili herkes tarafından yeniden onaylanması gerekir. Bu çoğunlukla gözden kaçırılan bir eksikliktir. Çok önceden olup bitmiş olan karar sürecinin yapılanma evrelerine bakılır – üyeler kimlerdir ve nasıl bir gündem oluşturulmalıdır – ve bir an önce karara varılmak istenir. Ne zaman ki insanlar umulduğu gibi toplantılara gelmez olur, herkesin olup bitenleri yeterince anlayıp kavramadığı anlaşılır.

Toplantılar ve iktidar

Toplantılar zaman alır. Çoğunlukla zamanın yetmeyeceği düşünülür ve bundan dolayı da herkes bir an önce kendi konusunun öncelikli olarak gündeme alınmasını ister. Böyle bir durumda belki de insan değerli zamanını toplantı biçimi üzerinde tartışarak harcamak istemez. Işte bu kendi kendini kandırmaya yarayan bir tuzaktır: ya toplantı bir kaç kişinin en fazla zamanı kapmak için yarıştıkları strukturden yoksun bir diktaya dönüşür; ya da başkan iktidarı ele alarak, düzeni kurar ve toplantıyı kendi koşulları gereği yürütür. Her iki durumda da sessizce oturanlar, bu toplantıda işimiz neydi diye sonradan kendilerine soracaklardır- onların varlığının hiç bir önemi yoktu çünkü.

Alla är nog innerst inne medvetna om att mötestid är makt. Många drar sig för att konkurrera om den. De har erfarenheter av hur lätt det är för självsäkra personer att med hjälp av diverse diskriminerande härskartekniker (se Metod­bank) tysta andra och få igenom sin vilja. En demokratisk mötesledares viktigaste uppgift är därför: Herkes toplantı zamanının iktidarla eş anlamlı olduğunun bilincindedir. Birçokları bunun için rekabet etmekten kaçınırlar. Çünkü onların, kendinden emin insanların çeşitli bastırma teknikleriyle (bkz Metotbankası) başkalarını susturarak, istediklerini yaptırdıklarına dair tecrübeleri vardır. Bu nedenle de demokratik bir toplantıya başkanlık edecek kişinin en önemli görevi:

  • Pasif katılımcıların cesarete gelip konuşmalarını kolaylaştırmak
  • Zamanı, katılımcılar arasında eşit olarak bölüştürmek

Zamana hakim olmak ve katılımı daha etkin kılmak – öneri getirmekte, düşüncelerini iletmekte ve kendini dinletmekte eşit imkanlar sunarak – her zaman imkan dahilindedir. Bunun için, anlaşılması ve uygulanması basit olan  denenmiş araçlar vardır (bkz Metotbankası, Daha iyi toplantılar için araç)

Ne var ki bunlar, örgütün içindeki iktidar yapısını yerinden oynatacakları için tartışmalı araçlardır.

Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Arkaplan kategorisine gönderildi

Demokrasinin iki yüzü

Amaç

  • Sözkonusu grubun demokrasiye ilişkin tutumunu araştırmak
  • İki adet Dört köşe deneyimiyle katılımcılara karmaşık duygularını ortaya çıkarma fırsatı vermek (bkz Metotbankası)

1. Dört köşe: demokrasinin olumlu yanları

Demokraside neyin olumlu olduğunu düşünüyorsunuz?

1. Herkes katılabilir

2. Yönetenler çoğunluk desteğine sahiptir

3. Kararlar daha iyidir

4. Başka bir neden

(Katılımcılardan biri belki ek bir açıklama ve tanımlama isteminde bulunabilir. Yanıt, katılımcıların her alternatifi kendilerinin uygun bulduğu şekilde yorumlamakta özgür oldukları şeklinde olmalıdır.

“Başka biri-halk” olumsuz bir seçim yapabilir – hiçbir köşe onlara uygun olmayabilir. Ama belki de iyice düşündükten sonra akıllarına olumlu bir yan gelebilir. )

 

 

2. Dört köşe: demokrasinin olumsuz yanları

Demokrasinin zor ve problemli yanı nedir? Örneğin kendi örgütsel yapılanmanıza – işyeri, dernek, belediye, ülke vs – yönelik bir demokratikleştirme girişimi ne tür olumsuz sonuçlara yol açabilirdi.

1. Kaos

2. Hiç kimsenin sorumluluk almaması

3. Daha kötü kararlar

4. Başka birşey

3. Özetleme

Hangi köşelerin en çok ve en az taraftar topladığı konusunda katılımcıların dikkatini çekin.

Yorumlar

  • Birinci deneyimde, “Herkes katılabilir” köşesi genelde en fazla taraftarı toplarken “Yönetenler çoğunluk desteğine sahiptir” köşesi en az taraftar toplar.
  • Demokrasi sorunları konusunda yapılacak daha uzun süreli ve sistematik çalışmaların başlangıcında bu uygulamanın kullanılması yararlı olur. Söz konusu grup “Yönetenler çoğunluk desteğine sahiptir” alternatifine – ki bu geleneksel, batı demokrasisi düşüncesinin çekirdeğini oluşturur – çok az ilgi göstermişse, ileri safhalarda bu konu tekrar tartışma konusu yapılmalıdır.
Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Demokrasinin ABC’sı, Uygulama kategorisine gönderildi

Uluslararası Hukuk ve BM

Bu teorik arka planda yapılmak istenen:

  • uluslararası hukuk ve terörizme karşı yürütülen sınırsız savaşımın uluslararası hukuka yönelik tehditleri
  • etkin bir insan hakları sistemi içerisinde BM’in rolü
  • mevcut hukuk sisteminin güçlendirilmesi için yapılan çalışmada demokratik temel prensiplerin ele alınması

Uluslararası hukuk ve terörizme karşı savaş

Uluslararası hukuk – aşağıda basit bir şekilde şematize edilen- son dönemlerde yapılan sınırlar ötesi terör eylemleri ve müteakiben yapılan misillemeler nedeniyle aşırı derecede zorlandı.

img6_1.png

11 Eylül’de Dünya Ticaret Örgütü ve Pentagon’a yapılan saldırılardan  sadece bir kaç hafta sonra ABD, BM’den aldığı yetkiye dayanarak terörizme karşı sınır tanımayan bir savaş başlattı. ABD ittifakı hiç vakit kaybetmeden, El-Kaide teröristlerine kucak açan Afganistan’daki Taliban rejimini yıktı.

Oysa küresel düzeyde yapılacak polisiye bir harekat daha fazla imkan dahilindeydi. Ne terörizm her hangi bir topraksal bütünlüğe sahiptir, ne de terörist örgütler resmi kabul görmüş rejimlerdir. Güvensizlik ve korku yaratmak amacıyla, resmi kurumların yasaları ve düzeni korumaktan aciz olduklarını gösterebilmek için sıklıkla sivil halka zarar veren sınırlar aşırı eylemlere başvuran bu örgütler anonimdirler. Ama polisiye tedbirlerle ele geçirelecek bu kişiler şüpheli muamelesi görecek ve BM sisteminin insan hakları prensipleri tarafından korunma altına alınacaklardı.

ABD, BM’de yetkilendirmesine dayanarak savaş ilan etmeyi tercih etti. Aynı zamanda, , talibanlar ve onların müttefikleri “yasadışı savaşanlar” ilan edilerek, savaşta geçerli olan insancıl hukuk bir kenara bırakıldı. BM, pratikte savaş yada barış yasalarının geçerli olmadığı küresel bir olağanüstü hal içerisinde buldu kendisini.

Birkaç yıl sonra 2003’te bu kez Başkan Bush’un bütün çabalarına rağmen, Güvenlik Konseyi’nin desteğini alamadan ABD güçleri Irak’a saldırıda bulundu. BM tüzüğüne ve uluslararası hukuka aykırı bir şekilde saldırıya geçilerek ülkenin diktatörü Saddam Hüseyin devrildi. Ne var ki Bush böylece barışı kaybetmiş olacaktı. Aradan dört yıl geçmiş olmasına rağmen ABD askerleri, sünni ve şii grupların her şeyden önce sivil halka zarar veren intihar bombacılarının hüküm sürdüğü yeni bir tür iç savaşın içerisine çekilmiş olmaktan kurtulabilmiş değiller.

ABD’nin her iki seferde de bu müdahaleleri BM nezdinde meşru kılabilmek için çaba sarfettiğini gözden kaçırmayın. ABD önceden yetkilendirilerek müdahaleye hak kazanmak istiyordu. Irak meselesinde bunu elde edemeyince, BM’in otoritesine karşı çıkarak kendi kendini yetkilendirdi. Bu prensiplere sığmayan davranış uluslararası hukuk ve insan haklarına karşı ikircikli bir tutumu yansıtıyor. Çok az ülkenin iç politikası ABD kadar hukuka dayalıdır. Özel mülkiyet hakkı bir mihenk taşıdır ve politik sorunlar sıklıkla hukuksal anlaşmazlıklar olarak mahkemelere taşınır. Üstelik dış politikada da,  bütün dünyada ülkelerinde YD bir yönetimi gerçekleştirmek isteyen yurttaşlık hakları aktivistlerine destek sunulur.

Aynı zamanda, haklar ulusal temelde görülüyor ve  kendi egemenliğini sınırlayan küresel bir sistem kabul edilmiyor. Bunun bir sonucu olarak ABD,  uluslararası düzeyde hiçbir yasayı tanımadığı için, hiç bir ülkenin yasaların üzerinde olamayacağı temel prensibine de aldırmıyor. Dünyadaki bütün ülkelerin tutumu bu yönde olsaydı, uluslararası hukuk boş bir laf olmaktan öteye gitmez ve sınır tanımayan terörizm, hukuksal güvenceyi tüm dünyada devre dışı bırakma amacına kavuşmuş olurdu.

İnsan Hakları için mükemmel işleyen bir sistem

İnsan hakları sistemi aralarında mükemmel bir işlevsel uyum olan üç aktörden oluşur. Aktörlerden biri oyun içindeki rolünü kabul etmediği taktirde, bu haklar yaptırım gücü zayıf olan içi boş sözlere dönüşür.

Biraz daha geliştirecek olursak; haklar, başkaları tarafından uyulması beklenen bir tür normlardır. Düşünsel ve duygusal bir içeriğin yanısıra onlar, tıpkı ebeveynlerin (norm koyucu) çocuklarına (norm alıcı) neler yapmalarını söyledikleri gibi, toplumsal bir strüktürü de oluştururlar. Haklar söz konusu olduğunda bu strüktür üç aktörü kapsar: (1) norm koyucu, (2) norm alıcı – yükümlülüğü olan (3)  norm nesnesi ya da hak sahibi – kendisine karşı yükümlülüklerin yerine getirilmesi gereken.[1] Mükemmel işleyen bir insan hakları sisteminde strüktür şu şekilde şematize edilebilir:

img6_2.png

BM konvensiyonunu imzalamış olan devletler, kendi halklarına karşı konvensiyonun gerektirdiği yükümlülükleri garanti etmeyi sağlamakla sorumludurlar. Bu üç taraf arasında yapılan bir sözleşmede ortaya konan ve uyulması gereken şartlara benzer:

  • Sözkonusu devlet BM tarafından meşru kılınır
  • bu aynı zamanda dünya örgütünün bazı konulardaki otoritesinin onaylanması anlamına gelir
  • Kendi haklarının devlet tarafından garanti altına alınmasına karşılık vatandaşlar resmi kurumlara karşı olan yükümlülüklerini yerine getirirler örneğin ülkenin yasalarına uymak ve vergi ödemek gibi.

Bazı konvensiyonları imzalamayan veya onaylamayan bir sürü ülke var. Bu durumda hukuksal olarak bu konvensiyonlar onları bağlamaz. Öte yandan insan haklarına en az saygı gösteren bazı ülkelerin de, 6 önemli konvensiyonun[2] hepsini imzalayıp onaylamış olduklarını görüyoruz. Bu noktada oldukça yaygın bir sinikliğe (cynicism) tanıklık ediyoruz. Yine de BM’in kurulduğu döneme kıyasla insan hakları konusunda oldukça önemli gelişmelerin kaydedildiğini söyleyebiliriz  :

  • BM’in gözetim mekanizmasında hala var olan zayıflığa karşın reformlaştırma çalışmaları devam ediyor – örneğin yeniden örgütlenen insan hakları konseyi.
  • İnsan hakları konusunda ulusal mahkemelerden daha iyi bir denetim sağlayan bölgesel mahkemeler kuruldu: 20 kadar Latin amerika ve Orta Amerika ülkesi Inter-Amerikan Hukuk mahkemesini tanıyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargılama yetkisi 40’ın üzerinde ülkeyi kapsıyor. 2006’da aynı şekilde bir mahkeme Afrika’da kuruldu.
  • Soykırım ve insanlığa karşı işlenmiş suçlar hakkında soruşturma açmak amacıyla 2002’de Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu.
  • Uluslararası Af Örgütü, Helsinki Yurttaşlar Meclisi ve daha bir çok sınıraşırı gönüllü örgütler bu konvensiyonların hayata geçirilip geçirilmediğini izliyor ve tüm dünyada çok önemli kamuoyu oluşturma çalışmalarında bulunuyorlar.
  • Birçok ülke ve örneğin Oxfam gibi gönüllü örgütler, BM’in ekonomik kalkınma programına (UNDP) bağlı olarak özellikle ekonomik, sosyal ve kültürel hakları kapsayan bir haklar temelinde çalışma yürütüyorlar.

Haklar temelinde bir kalkınma çalışması

Kalkınma sorunları konusunda haklar temelinde yürütülen bir çalışma iki stratejiyi kapsar:

1. Devleti yurttaşların haklarını garanti etmeye ikna etmek

2. İnsanların kendi haklarını savunabilme imkanlarını güçlendirmek

İnsan hakları için bir garantör olarak devlet

İlk stratejinin prensip temeli Eşit davranma normuna dayanır: bütün insanlar eşit değere sahip ise, eşit davranmayı da hakederler. İnsan haklarını çiğneyen her davranış bu prensibi ayaklar altına almış olur. Bunun meydan geldiği yerde devlet sorumluluğunu üstlenmemiş demektir. Çoğunlukla da bunu çiğneyen taraf resmi devlet kurumlarıdır ve bu bir çıkmazı beraberinde getirir: kuzuyu kurda teslim etmiş olma durumuna düşmeden bu problem nasıl halledilir?

Bağımsız bir yargı mekanizması için çalışmak bu doğrultuda atılacak önemli bir adımdır. Aslına bakılırsa hak çiğnenmelerinden kaynaklanan davalar o ülke içerisindeki mahkemelerde pek de sonuç verici olmaz, buna karşın bölgesel veya küresel adli mercilere başvurmak sonuca ulaşma şansını artırır.

Bu strateji içerisindeki diğer önemli bir adım da, yöneticiler arasında politik iktidara ilişkin rekabeti artırmak için YD kurumlarını güçlendirmektir (bkz Yaklaşık Demokratik Ülke bölümü)

Son olarak da kamuoyu oluşturma ve denetleme çalışmasında unutulmaması gereken bir nokta da insan haklarının evrensel özelliğidir. Onlar BM’in merkezinde olduğu küresel sistemin ta kendisidir.

İnsanların kendi haklarını savunabilme imkanlarını güçlendirmek

Haklara dayalı çalışmanın ikinci stratejisini, insanların kendi haklarını savunabilme imkanlarını güçlendirmektir. Bu, Demokrasinin ABC’si bölümündeki demokratik bakış açısını paylaşanlar için zaten lafı bile edilmemesi gereken doğal bir durumdur. Bilindiği gibi orada insanların, kendi çıkarlarına en iyi kendileri karar verebilecek yetiye sahip oldukları varsayımından hareket eden Kişisel Bağımsızlık kuralına değinilir.

Günlük yaşamını idame ettirebilme mücadelesi veren büyük çoğunlukla, sınırsız zenginliklere sahip ayrıcalıklı mutlu azınlığın arasında derin uçurumların olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ayrıcalıklara sahip kesimlerin bu uçurumları ortadan kaldırmak ve zenginlik kaynaklarını herkese yetecek şekilde dağıtabilecekleri çabası gösterebileceklerine inanmak biraz safdilik olur. İnsanların, özellikle de demokratik örgütlerde bir araya gelerek bu amaç için bizzat kendilerinin mücadele vermeleri gerekir.

Bunun üstesinden nasıl gelinir? Bu haklara dayalı çalışma varyantı da yine bir ikilemi içerir: vasi konumuna gelmeden başkalarının imkanları nasıl güçlendirilir? Fakat alternatif yönetim biçimleri konusunda bir berraklık varsa, ne zaman ve hangi temelde demokrasinin tercih edileceği biliniyorsa ve oraya gidilecek yöntemler belliyse bu demokratik meydan okumayı karşılayabilecek araçlara sahip olma anlamına gelir.

[1] Se Johan Galtung, Human rights in a new key, Polity Press, 1994

[2] Daha fazla bilgi için Raoul Wallenberg Enstitüsü’nün web sayfasına bkzhttp://www.rwi.lu.se/tm/ThemeMaps.html

Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Arkaplan, İnsan Hakları ve Demokrasi kategorisine gönderildi

Küresel, bölgesel veya devletlerarası?

Her geçen gün daha çok sayıda politik sorunu ulusal düzeyde başarılı bir şekilde çözebilme imkanları azalıyor. Örneğin, sera gazı etkisi dünyadaki tüm insanları etkiliyor. Bu tür sınıraşırı sorunlarla başa çıkabilmek için ne tür uluslararası örgütsel yapılanmalar var? Burada yapılacaklar:

  • Alternatif yönetim biçimleri (bkz Demokrasinin ABC’si) şeması yardımıyla, bu amaçla kurulan bazı devletlerarası ve küresel örgütleri incelemek
  • Bazı kararların ulusal bazılarının ise bölgesel düzeyde alındığı karma yönetimlere örnek olarak AB ülkelerini ele almak
  • BM ailesi içerisindeki bazı küresel örgütlerin demokrasi kriterleriyle uyumunu incelemek

Küresel seviyede bağlayıcı kolektif yönetim

Anarşist sistem, ülkelerin görüşmeler için o an geçerli olan güçler dengesinden hareket etmelerini gerektirir. Taraflardan birinin kabul etmemesi durumda çözüm imkan dışı kalır. Piyasa ekonomisi de, bir tek farkla benzer bir şekilde işler: orada tarafların gücü para ile ölçülür – herşey arz ve talep dengesi içerisinde işler – ve anlaşma gerçekleşmediği taktirde şiddet kullanımı o kadar da ihtimal dahilinde değildir.

Kolektif alternatif, ülkelerin bazı konulardaki karar yetkilerini önceden, bölgesel veya küresel bir organa devretmeleri  anlamına gelir. Bu durumda ülkeler, egemenlik haklarından kısmen feragat ederler. Buna ilaveten bu organın demokratik bir şekilde yönetilmesi isteniyorsa, ülkeler arasında yeni bir yetki dağılımı gerekir. Bu nedenle de İsveç gibi küçük bir ülke küresel düzeyde daha etkili olabilmek için daha güçlü ve demokratik bir BM’i tercih eder. ABD gibi ekonomik ve askeri egemenlik gücüne sahip ülkelerin çıkarları ise aksi yöndedir; onlar güç kaynaklarını kendi çıkarlarına en uygun şekilde kullanabilmek ve rahat at oynatabilmek için hükümetler arası arenayı tercih ederler ve BM gibi kurumların daha zayıf olmasını ve demokratik olmamasını isterler.

BM’in kuruluşundan bir kaç yıl sonra bu apaçık ortaya çıktı. 1949’de Doğu ve Batı blokları arasındaki ilişkilerde kuvvetli bir bozulma olmuştu. Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombasını patlatma denemesi yapacağı ve böylelike ABD’nin nükleer silah tekelinin sona ereceği gerçeği anlaşılınca, ABD, Kanada ve on Batı Avrupa ülkesi, devletlerarası bir savunma ittifakı olan NATO’yu oluşturdular. Doğu ve Batı bloku arasında başlayan bu soğuk savaşla birlikte BM bir kenara itilecek ve iki süper güç birbirlerini dizginlemek için silahlanma yarışına girişeceklerdi. Ve böylece, BM desteğindeki küresel barış yerini – bir kuşağın neredeyse ömür boyu birlikte yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığı bir kıyamet günü tehditine dönüşen – terör dengesine terkedecekti.

img5_1.png

Eski Doğu Blokundan gelen yeni üyelerle birlikte genişleyen Birliği yönetilebilir kılmak için, Bakanlar Konseyi 2004’te Roma’da bir Anayasa sözleşmesini onayladı. Bu sözleşmedeki belki de en önemli reform Bakanlar Konseyine sınırlı bir çoğunluk sistemi uygulaması getirmekti. Sözleşmenin üye ülkelerde oylanması vakti geldiğinde, kamuoyu yoklamalarında inanılmaz düşük sonuçlar ortaya çıktı. Ardından da Fransa ve Hollanda’da yapılan halk oylamalarında HAYIR diyen taraflar kazandı. Diğer ülkelerde, normalde ulusal düzeyde %70 olan seçimlere katılma oranı Avrupa Parlamentosu seçimlerinde %30-40 lara düşerek, AB karşıtı partiler seçimlerde oldukça ileri başarılar kaydettiler. Bu durumda, AB’nin daha başlangıçtan bu yana yalnızca Avrupalı elit kesimin çıkarlarını ilgilendiren bir proje olduğunu gözardı etmek artık mümkün değildi. AB’ye halkın onayına dayalı bir anayasa kazandırma çabası da böylece rafa kaldırılmış oldu.

Üç yıl sonra Bakanlar Konseyi AB’ne yönelik kurumsal reformları içeren – belki de bu kez üye ülkeler tarafından kabul edilebilecek olan – yeni bir önergede anlaştı. Fakat geriye bu bölgesel seviyede bir uzmanlar, anarşi ve demokrasi bileşimi tarafından alınıp da ulusal seviyelerde uygulamaya konulan karmaşık yönetim şeklini halka kavratabilme konusu kalıyor.

Süregitmekte olan küreselleşme her yere ve her şeye damgasını vuruyor. Aralık 2007’de  google arama motorunda “küresel” kelimesini yazanlar 79 milyon bulgu ile karşılaşacaklardı. Fakat yine de şu an egemen olan dünya düzeni, ortak sorunlarını diplomatik kanallardan kendi iradeleriyle yaptıkları görüşmelerle çözmeye çalışan az çok bağımsız sayılabilecek ülkelerden oluşan aslında uluslararası bir sistemdir. Bu politik sistem asırlar boyunca Kuzey ve Batı’daki zengin ve güçlü ülkelerin egemenliğinde kaldı. 20.yy’da çözemedikleri uyuşmazlıklar, tüm dünyayı iki kez savaşa sürükledi. Bu dönemde dünya, ortaya çıkabilecek uyuşmazlık sorunlarını çözebilecek herkes tarafından kabullenilen meşru ve bağlayıcı bir prosedürden yoksundu.

2. Dünya savaşı’nın sonlarına doğru galip güçlerin insiyatifiyle Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Birleşmiş Milletler (BM) ortaya çıktı. Amaç, uluslararası geleneksel diplomasiyi, ekonomik yeniden inşa ve gelişme, barış ve güvenlik ve de insan hakları konularında  bağlayıcı kararların alındığı bir sistemle bütünleştirmekti. BM 1945’te kuruldu. Birkaç yıl sonra da üye ülkeler insan hakları konusunda detaylı bir beyannamede anlaştılar: BM İnsan Hakları Beyannamesi. Aynı zamanda yirmi kadar BM ülkesi yaptırıma imkan vermeyen bir serbest ticaret anlaşmasına (GATT) imza attılar. Bu şimdilerde, üyelerin her türlü kural ve kararın çiğnenmesi durumunda yaptırım yetkisini devrettikleri daha iddialı bir örgüt olan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ne dönüşmüş bulunmaktadır. Aşağıdaki şema alternatif yönetim biçimlerine ilişkindir:

AB – Bölgesel ve devletsel seviyede karma bir yönetim

Zamanla Avrupa Birliği’ne (AB) dönüşecek olan Avrupa Ekonomik Topluluğu – etraflı bir tüzük ya da herhangi bir ayrıntılı deklarasyon olmadan –  bir avuç Batı Avrupalı devlet başkanı ve dışişleri bakanı tarafından, zamanla ülkelerin ekonomilerini entegre etmek amacıyla1957’de kuruldu. 2007 baharında AB 10 u eski Doğu Bloku ülkelerinden olmak üzere 27 devletten oluşuyordu. Kuruluşundan bu yana güçlü bir değişikliğe uğrayan AB gündemi,  günümüzde artık güvenlik ve bölgesel politikaları da kapsıyor. Görevlerinin üstesinden gelebilmek için Birlik bu süre içerisinde bir dizi yönetim organı oluşturdu: seçilmeden işbaşına gelen bürokratlardan oluşan ve üye ülkelerin resmi kurumlarına yönelik bağlayıcı yönetmelikler çıkaran bir komisyon, kapsayıcı konularda zirve toplantıları yaparak görüşmelerde bulunan bir bakanlar konseyi, bir merkez bankası, bir mahkeme ve  Strasburgla Brüksel arasında taşınıp duran sınırlı yetkilere sahip bir parlamento. İktidar gücünün Bakanlar Konseyi ve AB komisyonunda olduğu, önceden planlanmamış, pratiklere ihtiyaçlara dayalı  karmaşık bir yönetim biçimi.

img5_2.png

Aynı şekilde NATO da, başlangıçta az sayıda devlet arasında bir ittifak olarak başlamışken, bir kaç yıl içerisinde ABD’nin liderliği altında kalıcı bir yapılanmaya dönüştürüldü. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve daha sonra da Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden bir kaç yıl sonra bazı eski Doğu Bloku üyesi ülkeler de üyeliğe kabul edildi. NATO, ABD ile ittifak eden ve güvenlik konularında onun liderliğini kabul eden ülkelerin birliğinden oluşan bir uluslararası çıkar birliği örgütüdür denebilir. NATO, BM Barış Gücünün yanısıra dünyanın her tarafındaki problemli bölgelere birliklerini gönderen bir örgüt olmasına rağmen, 2003’teki Irak savaşına katılmadı. Bu savaşta ABD’nin yanında sadece bir kaç müttefiki vardı.

Dünya Ticaret Örgütü (WTO)

WTO, görevi dünya ticareti önündeki engelleri kaldırmak olan küresel bir örgütsel yapılanmadır. Çok katı giriş şartlarına rağmen örgüt prensipte tüm ülkelere açıktır. NATO kadar eski fakat onun kadar başarılı olmayan bir tarihi vardır. Her ülkenin çıkarlarına ters düşen önergelere karşı veto hakkının bulunduğu WTO içerisinde, her ülke eşit oy hakkına sahiptir. Pratikte yoksul ülkeler, zengin ülkelerden gelen önerileri bloke etmeme doğrultusunda ağır baskılara maruz bırakılırlar.

WTO’nun toplu görüşme ve müzakere turları önceden hiç bir çözümü garantilemeyen anarşi sınırında bir yönetim biçimidir. Katılımcıların sayısının çokluğundan dolayı karar alma sürecleri oldukça hantaldır. Bu nedenle de AB ve ABD bazı yoksul ülkelerle doğrudan müzakereleri tercih ederler. Bu görüşmelerde yoksul ülkelere WTO’nun toplu müzakerelerine nazaran daha ağrı şartlar dayatılır.

Aşağıdaki şemadan da anlaşılacağı üzere, BM ailesi içerisindeki temel örgütlerin de demokratik zaafları vardır. Başta ABD olmak üzere 2.Dünya Savaşından zaferle çıkan devletler tarafından kurulan bu örgütlerin kurumları, yine bu ülkelerin gündemi kontrol edebilecekleri veya kendi oylarının ağırlıkta olabileceği şekilde yapılandırılmıştır. Sovyetler Birliği, BM hariç, bu örgütlerin dışında kalmayı tercih etmişti.

Bazi küresel örgütler ve demokrasi kriterleri

img5_3.png

BM’in hangi yol ve yöntemlerle reformize edilebileceğine dair canlı tartışmalar sürüyor. Alınmış olan kararları daha iyi uygulayabilmek için idarenin etkinleştirilmesine ilişkin çıktı (output) yönünde bazı gelişmeler kaydedildi. Güvenlik Konseyi ve Genel Kuruldaki karar süreçlerine ilişkin olan girdi (input) yönünün demokratikleşebilmesi, güçlü devletlerin BM lehine iktidarlarından vazgeçmekte yarar görmelerine ve örgüt içerisinde yeniden bir güç dağılımını kabul etmelerine bağlıdır. Her halükarda, BM demokrasi kriterlerini çok iyi yerine getirmiş olsa dahi, o dünya halkları için değil, dünya devletleri için bir çıkar örgütü olmaya devam edecektir. Küresel düzeyde henüz temsili nitelikte bir yönetim bulunmuyor. Genel Kurulda, nüfus oranına bakılmaksızın her ülke bir sandalyeye sahiptir.

kriterlerin formel düzenlemelere, yukarıdakilerin ise içeriğe ilişkin olduğunu gözönünde tutunuz: Gündem önemli konularla ilintilidir; etkin katılım ve anlama birbirine yakın değerde kaynak imkanlarına sahip olmayı gerektirir.

Temel sorun, gittikçe daha çok sayıda önemli sorunun ulusal seviyede çözüm bulamadığı günümüzde, bağlayıcı kolektif kararların hangi seviyede alınacağıdır. Hiç bir ülke küresel bilgi ve sermaye akışı üzerinde hakimiyet sahibi değil; her ülke gittikçe artan sayıdaki insan selinin sınırlarına dayanmasını kontrol etmekte zorlanıyor; ülkelerin yalnız başlarına kriminalite, salgın hastalıklar, çevre kirlenmesi ve iklimsel değişimlerle başa çıkabilmeleri imkansız hale gelmiş durumda.

Share:Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPrint this page
Arkaplan, na , Uluslararası Seviye kategorisine gönderildi